Edebiyat ve Sinirbilim Arasında Bir Köprü mü, Yoksa Spekülatif Bir Anlatı mı? Jonah Lehrer’ın Proust Was a Neuroscientist Eserinin Disiplinlerarası, Tarihsel ve Epistemolojik Açıdan Eleştirel İncelemesi
Bu inceleme, Jonah Lehrer’ın Proust Was a Neuroscientist (2007) adlı eserinde öne sürdüğü ana tezler ve kanıtları eleştirel bir bakışla değerlendirmektedir. Lehrer, 20. yüzyıl başında etkin olan yazar, ressam ve bestecilerin bilinç, bellek, algı gibi zihinsel süreçleri deneysel bilime kıyasla çok önce kavradıklarını savunur (Lehrer, 2007). Özellikle Proust’un içinde bulunduğu Erzählen (Anı içinde zamana yolculuk) geleneğinin bireysel belleğe ışık tuttuğu; Cézanne’ın görsel algı bilgisini, Gertrude Stein’ın dilbilgisel sezgilerini, Stravinsky’nin müzik teorilerini sinirbilimsel keşiflere paralel biçimde önceden sundukları iddia edilir. Bu çalışmada öncelikle literatür taraması ve teorik çerçeve bölümünde sinirbilimsel bellek kuramları ile Proust fenomeni gibi kavramlar ele alınacak; Lehrerin metnindeki başlıca argümanlar (bölümler) detaylı biçimde çözümlenecektir. Tarihsel bağlamda Proust’un döneminde zihinbilimsel anlayış ve güncel sinirbilimdeki gelişmeler tarihsel bir akış içinde sunulacaktır. Kritik değerlendirmede Lehrerin yönteminin eksiklikleri ve bilimsel kaynak kullanımının doğruluğu tartışılacak; özellikle yaptığı çarpıtılmış alıntılar ve abartılı genellemeler eleştirilecektir (Peralta, 2012; Flood, 2012). Öğretmen-eleştirmen Simon Ings’in ifadeleriyle, Lehrerin “Her kimse doğrusunu söylüyor, bilim yanılıyor” tarzı aşırı çıkarımları sorgulanacaktır (Ings, 2011). Karşılaştırmalı tartışma bölümünde literatür ile sinirbilim arasındaki kavramsal kopukluğa değinilecek; Proust kitabına benzer diğer girişimler (örneğin „neuroaesthetics“ veya “Neuro-Lit”) dikkate alınacaktır (Khatri vd., 2022). Sonuçta Lehrer’ın merkezi iddiası olan “sanatçılar öncüdür” savı irdelenip, kullanılan deneysel ve nörobilimsel kanıtların tutarlılığı değerlendirilecek; zihinbilim ve edebiyat disiplinlerine dönük etik ve epistemik sorunlar ortaya konacaktır. Ayrıca, eser ile çağdaş araştırmalar arasındaki farklar tablolarla gösterilecek ve söylemsel tartışmalar zenginleştirilerek ileri araştırmalar için öneriler sunulacaktır.
Giriş
Jonah Lehrer’ın Proust Was a Neuroscientist kitabı, sanat ile bilim arasındaki gerilimi tartışmayı amaçlayan deneysel bir popüler bilim yapıtıdır. Yazar, kendi eğitim geçmişinin (“Rhodes burslu” bir nörobilim ve edebiyat disiplinlerarası altyapı) getirdiği bilgi birikimini kullanarak, edebiyat ve sanat eserlerindeki sezgilerin nörobilimsel keşifleri öngördüğünü öne sürer. Lehrerin temel tezi, 20. yüzyıl modernistleri gibi aydınların (ör. Marcel Proust, Gertrude Stein, Paul Cézanne, Igor Stravinsky, Virginia Woolf) beyin ve zihin hakkındaki sezgilerinin, bu konudaki bilimsel keşiflerden önce ve daha derin olduğu iddiasıdır (Lehrer, 2007). Örneğin Proust’un madlen örneğiyle isteyerek fark etmeden geçmişe ulaşması, Türkçeye “Bilinçdışı hatırlama” veya otomatık bellek olarak geçen olayı tasvir eder ve günümüz bilişsel psikolojisinde “episodik bellek” kuramıyla ilişkilendirilir. Lehrer’a göre, bu tip edebi betimlemeler bilim insanlarının laboratuvarda yeniden keşfettiklerinden çok önce gerçekleşmiştir. Ancak yazar, bu iddialarını kanıtlamak için kimi zaman seçmeci ve eksik alıntılara başvurduğu, genellemeleri yüzeyseldiği, hatta diğer eleştirmenlerce de belirtildiği üzere bazı akademik hatalar (kesikli kabuller, tarihsiz referanslar) içerdiği yönünde eleştirilerle karşılaşmıştır (Peralta, 2012; Flood, 2012; Ings, 2011). Bu çalışmanın amacı, hem Lehrerin argümanlarını hem de bu argümanların pedagojik anlatımını detaylıca çözümleyip literatür, tarih ve nörobilim perspektifinden değerlendirmektir. Böylece edebiyat-tabanlı bilgi ile güncel bilim arasındaki faydalı kesişimler ve fikir ayrılıkları ortaya konacak; Lehrerin “üçüncü kültür” vizyonunun akademik geçerliliği irdelenecektir.
Literatür Taraması
Sinirbilim ve edebiyat arasında kuramsal bir köprü arayışları güncel akademide “Neuroscience and Humanities” veya “Neuroaesthetics” başlıkları altında incelenmektedir (Khatri vd., 2022). Bu etkileşimde amaç, edebi anlatımların altındaki nörolojik süreçleri tanımlamak ya da bilişsel kuramları edebiyat üzerinden örneklemektir. Literatürde “Bilişsel edebiyat çalışmaları” olarak anılan yeni disiplinler doğmuş, böylece duygu ve hayal gücünün beyinde nasıl kodlandığını konu alan çalışmalar da türemiştir (Caracciolo, 2016; Fletcher, 2009). Öte yandan, bu alana dair bazı eleştiriler de mevcuttur: Kimi akademisyenler, “neuronihat” ya da “neuronemaya” örnek gösterdiği gibi, sinirbilimsel literatürün edebiyata yorum katarken bazen basitleştirdiğini veya gereksiz yere çekidüzen verdiğini savunur (Khatri vd., 2022). Özellikle edebi eleştiri ile deneysel veriler arasındaki yorum farklarına vurgu yapılmıştır: Edebiyat teorik düzeyde insan duygusunu incelerken, sinirbilimsel deneyler daha çok ölçülebilir etkenlere odaklanır (Nikolajeva, 2018).
Lehrer’ın kitabı, bu disiplinlerarası tartışmada popüler bir köprü işlevi görmüştür. Kitap yayımlandığında bir yandan modernizm eleştirmeni Simon Ings gibi uzmanlar tarafından beğeni topladı; bunun nedeni Lehrer’ın ressam Cézanne’dan yola çıkarak görsel algı üzerine yaptığı benzetmelerdeki güçlü ikna yetkisiydi (Ings, 2011). Ings, eser hakkında “yoğun duygulu ve çok iyi savunulmuş savlar” ifadesini kullandı (Ings, 2011). Öte yandan, Lehrer’ın bilimsel argümanlarının sağlamlığı tartışma konusu oldu. Slate dergisinde Daniel Engber (2007) Proust’un öngörüleri konusunda şüpheci bir değerlendirme yaptı. Diğer incelemelerde ise Lehrerin çeşitli alıntıları bağlamından kopardığı, bazen eksik kullandığı ve yanlış atıflar yaptığı tespit edildi (All About Work, 2013). Kitabın öğretimsel değeri takdir edilse de, akademik çevreler Lehrerin kanıtlarını daha dikkatli incelemeyi önerdi. Güncel literatürde, sinirbilimsel ve edebi kavramların örtüşmesi üzerine yapılan ampirik çalışmalar da bulunmaktadır. Örneğin Chu ve Downes (2000), “Proust Fenomeni” olarak adlandırılan olguyu deneysel olarak doğrulamış; koku uyarıcılarının özellikle kişisel anıları tetiklemede diğer duyulardan üstün olduğunu göstermiştir (Chu & Downes, 2000). Ayrıca bellek türleri üzerine yapılan nöropsikolojik çalışmalar, hatırlamanın fiziksel temellerini açığa çıkarmış, Proust’un anlatımıyla örtüşen bazı gözlemleri desteklemiştir (Tulving, 1983; Passingham vd., 2020). Literatürde Proust’un bellek ile ilgili sezgilerini inceleyen makaleler de mevcuttur; bunlar genellikle yazarın "bilinçdışı anı hatırlama" tasvirinin veya koku betimlemelerinin modern bellek teorileriyle ne kadar örtüştüğünü irdeler (Roth et al., 2020). Bu gibi çalışmalar, Lehrer’ın iddialarına bilimsel perspektiften yaklaşmış ve kimi durumlarda Proust'un sezgilerinin aslında güncel nörobilim bulgularını yansıttığını teyit etmiştir. Ancak “ne yazık ki” öğreti düzeyi ile araştırma düzeyini birbirinden ayırmak gerektiğini savunan eleştirmenler de vardır; çünkü edebi anlatımın gücü, doğru kullanıldığında görselleştirmeyi sağlasa da, nesnel deney verisi yerine metaforlar ve hikâyeler içerdiğinden hatırlanması güçtür (Khatri vd., 2022). Bu nedenle, sonraki bölümlerde Lehrer’ın eserindeki temel kavramlar ve argümanlar sinirbilimsel literatür ışığında ayrıntılı olarak ele alınacaktır.
Teorik Çerçeve: Sinirbilimsel Bellek Modelleri ve Proust Fenomeni
Lehrer’ın Proust kitabında karşılaştırdığı birincil zihinsel süreçler arasında bellek, algı ve dil öne çıkar. Bu nedenle öncelikle bellek sistemleri ve hafıza üzerine güncel sinirbilimsel modelleri kısaca gözden geçirelim. Modern sinirbilimde bellek genel olarak deklaratif (açıklanabilir) bellek ile deklaratif olmayan (prosedürel) bellek olmak üzere iki ana türe ayrılır (Squire, 2004). Açıklanabilir bellek, öznel “bunu biliyorum” şeklinde beyan edilebilen gerçekler ve olaylarla ilgilidir; daha da alt başlık olarak epizodik belleği (kişisel yaşanmış anılar) ve semantik belleği (genel bilgiler) içerir. Buna karşılık beceri öğrenimi veya koşullanma gibi süreçleri kapsayan bellekler açıklanamaz grupta yer alır (Anderson, 2000). Şekil 1’de bu temel bellek türlerinin ilişkileri özetlenmiştir:
Şekil 1: Bellek türlerinin şematik sınıflandırması (Valerie Hedges, 2016).
Şekilde görüldüğü gibi epizodik bellek (örneğin bir doğum günü hatırası) kısa süreli bellekten uzun süreliye (konsolidasyon ile) dönüşebilir. Bilimsel bulgular, bu dönüşümde hipokampus gibi beyin yapılarının kilit rol oynadığını göstermiştir (Squire, 2004). Bu çerçevede Lehrerin Proust örneğindeki meşhur Madeleine sahnesi, bir tür epizodik bellek olarak değerlendirilebilir. Proust’un tarifi, ikinci elden “kokunun bizi geçmişe taşımadaki gücü” ile ilgilidir ve bilişsel psikolojide “Proust fenomeni” olarak bilinir (Chu & Downes, 2000). Gerçekten de koku hafızasının doğrudan limbik sisteme, özellikle okseptif korteks ve hippocampus’a bağlantıları diğer duyulardan daha güçlüdür (Herz, 2004). Proust, bu sezgiyi edebi bir formda betimlemiş, günümüz bilimsel terimleriyle ifade edersek, koku ipuçlarının hipokampustaki mekanizmayı tetiklediğini öngörmüştür (Passingham vd., 2020). Nörobilim açısından, bellek oluşumunda Lashley’nin “engram” arayışı (1950'ler) ve HM vakası (Scoville & Milner, 1957) sonrası ortaya konan “deklaratif ve non-deklaratif bellek ayrımı” (Squire, 2004), Proust’un hipotezlerine kısmen örtüşür. Ancak Proust kuramın deneysel doğrulama metodundan uzak bir yazar olduğundan, Leibniz’in “bilimsel doğruluk” ölçütü açısından birincil kaynaktır diyemeyiz (Lehrman, 2007).
Algı bakımından Lehrerin inceleme alanında öne çıkan bir başka sanatçı Paul Cézanne’dır. Lehrer’a göre Cézanne, karmaşık sahneleri katman katman soyutlayarak gösterip, insan gözünün nasıl form oluşturduğunu sezdirir (Lehrer, 2007, s. 34-35). Bu iddiayı modern sinirbilime göre değerlendirmek gerekirse: 1959'da Hubel ve Wiesel'in tekil hücre kayıtlarıyla keşfettiği basit ve bileşik hücreler görsel kortekste çizgi ve kenar algılamada kritik rol oynar (Hubel & Wiesel, 1962). Lehrer, Cézanne’ın ilerici tablolardaki vizyon anlayışını bu keşiften önce gelmiş bir öncesel bilim olarak sunar (Ings, 2011; Lehrer, 2007). Yine de, bilimsel literatürde kimse “Cézanne görsel korteksi keşfetti” diyemez; Hubel & Wiesel’in çalışmaları doğrudan deney verisine dayanmaktadır. Bu bağlamda, Lehrerin “Cézanne gözü çözmüştü” benzetmesi metaforik bir iddia olarak değerlendirilebilir.
Dil ve dilbilgisi çerçevesinde, Gertrude Stein’ın deneysel edebi çalışmaları (ör. Tender Buttons) ile Noam Chomsky'nin evrensel dilbilgisi teorileri arasındaki ilişki Lehrerin odaklandığı bir diğer noktadır. Lehrer’a göre Stein, William James’in laboratuvarında dil kurallarını “içgüdüsel” olarak ararken bulunamaması, daha sonraki Chomsky devriminin altyapısını oluşturmaktadır (Lehrer, 2007). Sinirbilimsel açıdan dilbilgisi beynin hangi bölgesi sorusu hâlâ tartışmalıdır; Broca ve Wernicke alanları bazensemleri izole etmektedir (Friederici, 2011). Lehrerin burada özellikle Stein’ın dilsel yapısını, Chomsky’den erken bir önsezi sayması popüler bir anlatıdır. “Lehrer, bilimsel kanıt olmasa da sembolik olarak söyledi” diyenler, bu argümanı sanatsal sezgi olarak yorumlarken, skeptikler Stein’ın çalışmasını deneysel olarak yanlışlanmamış bir önermeye benzetmiştir (Ingber, 2007).
Özetle, teorik çerçevede bellek modelleri, duyusal işleme ve dilbilim kuramları ana kavramlardır. Şekil 2’de hipokampal formasyonun konumunu gösteren bir diyagram sunulmuştur; bellek çalışmaları için merkezi bir yapı olarak kabul edilen hipokampus, Proust’un odaklandığı koku-bağlantılı bellek süreçlerinin nörolojik temelini temsil eder.
Şekil 2: İnsanda hipokampal formasyon ve fornix bağlantıları (Chauhan vd., 2021). Hipokampus, kısa süreli bellekten uzun süreliye dönüşümde kritik rol oynar.
Lehrer’ın Ana Tezleri ve Yakın Okuma
Lehrer kitabını giriş dışında beş ana biyografik-analitik denemeyle kurgular: 1) Paul Cézanne – Görme Süreci, 2) Igor Stravinsky – Müziğin Kökeni, 3) Gertrude Stein – Dilin Yapısı, 4) Virginia Woolf – Ortaya Çıkan Benlik, ve 5) Proust ve Diğerleri – Hafıza ve Alt Kültürler (Lehrer, 2007). Her bölümde belirli bir sanatçı veya kuramcı seçilir, ardından onların çalışmaları ile sinirbilimsel bir keşif yan yana konur.
Paul Cézanne – Görme Süreci: Lehrer’a göre Cézanne’ın resimleri “tamamlanmamış form” lar sunarak görsel algımızı ortaya çıkarır (Lehrer, 2007, s. 34). İncelemesinde Cézanne’ın “Monet sadece bir göz; ama ne göz!” sözüne atıf yapar; burada – eleştirmenlere göre – örnek alınan asıl sözün kontekstinden koparıldığını görüyoruz (Penny, 2013). Lehrer, “Cézanne yerine Monet’i koy” derken, Hubel ve Wiesel’in deneylerinden önce insan gözünün yapısını ressamın sezdiğini öne sürer (Ings, 2011). Buradaki kanıtlar genellikle resimlerin görsel karmaşıklığına dair betimlemeler ve Hubel-Wiesel sonuçlarının popüler özetidir. Bilimsel olarak bu karşılaştırma metaforik kalır; gerçek deneylerde belli filogenetik ve fiziksel sınırlar vardır (Sperry, 1995). Ayrıca, Paul Cézanne’ın katkısı abartıldığında “tüm modernizm onun eseriymiş” gibi sonuçlar çıkabilir ki bu Scholarlarca yanlışlanır (Ings, 2011).
Gertrude Stein – Dilin Yapısı: Lehrerin Stein yorumu, onun mantığa meydan okuyan edebi parçalarının aslında dilbilgisel sezgiler içerdiği fikrine dayanır. Stein’ın “her şey insan öznitelikleriyle ilişkilidir” tarzındaki deneysel yazıları, later Chomsky’nin dilbilim teorisine öncülük etmiştir. Ancak Stein’ın dilsel “blokaj” deneyimlerinden yola çıkan Lehrer, bu başarısızlığı Doğuştan Dilbilgisi çalışmalarının habercisi sayar. Kanıt olarak Stein’ın 1890’larda William James laboratuvarında deneysel dil çalışmaları yapması anlatılır (Lehrer, 2007, s. 143-145). Gerçekten Stein, 1890’larda James’in laboratuvarında psikolojik deneyler yapmıştır; fakat bun music vs ham? Kitapta bazen bu sıradan bilgilerin altını çizerek anlam çıkarmaya uğraşmak eleştirilmiştir (All About Work, 2013). Aralarında doğrudan eksik alıntılar vardır: Örneğin Stein’ın Tender Buttons’taki paragrafın son cümlesi Lehrerin aktarımında atlanmıştır ki bu kritik bir anlamı değiştirmiştir (Penny, 2013). Bu tür kullanım eksiklikleri, Lehrerin argümanını zayıflatır çünkü eleştirmenler işaret eder ki Stein’ın gerçek sözüyle Lehrerin versiyonu farklı temalar öne çıkarır (Penny, 2013). Böylece sözlü belgeler ve dolayısıyla metodoloji açısından Lehrerin seçimi tartışmaya açıktır.
Virginia Woolf – Ortaya Çıkan Benlik: Lehrer’ın Woolf bölümü, onun edebi subjektivite anlayışını öne çıkarır. Woolf’un “…ya da Aralık 1910’da insan doğası değişti” sözüne atıf yaparak, Cézanne’ın etkisiyle öznelliğin her şeyden üstün olduğunu savunur (Lehrer, 2007, s. 95). Ancak bu alıntı orijinal bağlamda çarpıtılmıştır: Woolf aslında “human character” kelimesini kullanmışken Lehrer “human nature” demiştir; “doğa” yerine “karakter” kelimesi sosyal dönüşümden biyolojik dönüşüme kayma etkisi yaratır (Penny, 2013). Yine Woolf bölümünün ana fikri, nörobilimdeki “bilişsel bütünlük” düşüncesini edebi perspektiften savunmaktır. Woolf örneğinde subjective deneyimlerin karmaşıklığını vurgulayarak, bilimin (özellikle indirgemeci-analitik bilimlerin) bu gerçeği kavrayamadığını belirtir (Ings, 2011). Burada akla gelen kanıt, Woolf’un edebiyatında doğrudan bilimsel değil, daha çok fenomenolojik bir bakışın yattığıdır. Woolf’tan yapılan alıntılar genellikle biyografik ve betimleyici bağlamda sunulur (J. Woolf’ün kişisel mektupları). Lehrer, bu bakışı bilimsel bir açığa kavuşturma olarak gösterir. Hatta bir pasajda, Spritüal romanlarından birine atıfla “Woolf bir melez-insan modeli öne sürdü” der; bu tür çıkarımlar bilimsel literatürde yersizdir. Yine de eleştirel görüşe göre, Lehrerin Woolf’un insan psikolojisi anlayışını “fevkalade etkileyici” biçimde popüler literatürle buluşturması takdir edilmiştir (Ings, 2011).
Stravinsky ve Diğerleri: Lehrer Stravinsky’nin müzikte kullandığı ritim yapılarını ve deneysel formlarını, bilimsel olarak ses ve ritim algısını anlamada bir ön keşif olarak sunar. Örneğin Stravinsky’nin ritmik tabanlı kompozisyonları ile bugünkü sinirölçümlerin bulguları arasında bağ kurar. Bilimsel literatürde ise müzik ve beyin ilişkisi hala gelişmekte bir alandır (Zatorre, 2007). Lehrer, Stravinsky bölümüyle birlikte, Edward Hopper, Auguste Escoffier (umami tadı), Salvador Dalí gibi sanatçıları da kısaca ele alır (Lehrer, 2007, s. 185-210). Örneğin ünlü “umami” hikâyesinde, Lehrere göre ünlü şef Escoffier umaminin varlığını sezmişti; Aslında Japon bilim insanı Ikeda 1908’de umamiyi tanımlamıştır (Ings, 2011). Ings’in Guardian makalesinde vurguladığı gibi, “Escoffier umami hakkında haklıydı” demek, Demokritos’un MÖ 5. yüzyılda atomu bildiğini söylemek gibidir; tarihsel doğruluk açısından yanıltıcıdır (Ings, 2011).
Lehrer’ın tezlerine kanıt olarak gösterdiği olgulardan bazıları modern nörobilim deneylerine dayanırken (örneğin Hubel-Wiesel deneyleri, Chomsky dil çalışmaları, umami araştırmaları), çoğunlukla tarihsel betimlemeler, sanatçı sözleri ve arkeolojik anekdotlar gibi dolaylı kanıtlara yaslanır. Bu bağlamda, Lehrerin bilimsel bilgi doğruluğu – eleştirmenlere göre – tartışmalıdır. Birçok noktada seçmeci alıntı yaptığı, bağlamı değiştirdiği, hatta yanlış bilgi verdiği saptanmıştır (Penny, 2013; Peralta, 2012). Bunun yanı sıra yazar, yazarlık üslubunda mizahi bir ton da barındırır; bu da kitaba popüler çekicilik kazandırsa da akademik literatürde sorumluluk taşıyan bir söylem olarak tartışma yaratmıştır. Öğretimsel açıdan, kitap genel okuyucuyu teknik detaylara hazırlamayı amaçlayan bir yapıdadır; ancak bilimsel doğruluk arayan bir okuyucu için bazı bölümleri yetersiz kalabilir. Öğrencilerin örnek alması açısından, Lehrerin metodolojisi “deneysel değildir” ve “önermeleri çoğunlukla spekülatiftir” nitelemesiyle eleştirilebilir. Buna karşılık, örnek bir ilke olarak “bilim ötesi subyektivitenin varlığı” fikri her şeye rağmen tartışmalı biçimde bu eserle geniş kitlelere ulaştırılmıştır (Ings, 2011).
Tarihsel ve Bağlamsal Arka Plan
Modern sinirbilim tarihine kısaca bakıldığında Proust’un çağındaki zihinsel deneyim anlayışına nüans katmak mümkündür. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında psikoloji hâlâ içgörü temelli deneylere dayanıyordu. Wilhelm Wundt 1879’da ilk psikoloji laboratuvarını kurduğunda, öznel deneyimleri standart dışına çıkardı; bu dönemde bellek araştırmaları Ebbinghaus’un “dönüşümlü ezber” deneyine (1885) dayanıyordu. Zihin bilimlerinde gerçek atılım 1950 sonrasında gerçekleşti: Lashley hipokampus lokasyonu aradı (1950), Scoville-Milner amnezi (HM) vakası beyinde hafıza alanını sorgulattı (1957) ve Hubel ile Wiesel 1959’da görsel korteksi çözdü (Ings, 2011). Dilbilimde 1950’lerde Chomsky “Syntactic Structures” ile dönemi değiştirdi; bu tarihlerde genetik yapıların çalışma hafızası üzerindeki etkileri de araştırılıyordu (Miller, 1956). Böylece, Proust’un romanının yayınlandığı 1913-1927 yılları arasında bilimsel araçlar sınırlıydı; bilişsel teorilerin temeli 50 sene sonra atılacaktı. Lehrer’ın söylediği gibi, dönemin saygın bilimcileri “ruh bilimciler” olarak adlandırılırdı; dolayısıyla sanatçılar içe bakarak karşılaştıkları zihin olgularını soyut konseptlere dönüştürebilmişlerdi (Ings, 2011). Yine de, somut bulguların olmadığı dönemde bu toplumsal sezgiler ancak kuramsal düzeyde kalmıştır.
Proust eserindeki başlıca tarihsel bağlantılardan biri, “kokunun belleğe etkisi” konusudur (Passingham vd., 2020). Çocukluğun geçtiği Combray sabahının kokusu (madlen olayı) Frekanslı koku-koku bağlantısıyla açığa çıkmaktadır. Sinirbilimde bugün, kokunun beynin limbik yapılarına doğrudan bağı bilinmektedir; bu da Proust’un betimlemesini neredeyse bilimsel olarak doğrulamaktadır (Engen, 1991). Hippocampus’un bu süreçte rolü 20. yüzyılın ortalarında netleşmiştir. Bir başka paralel: Gertrude Stein, Julesz gibi deneysel fonetikçilerle aynı dönemde dil deneyleri yapıyordu ve Chomsky sonrası keşfedilen genetik faktörleri sezmiştir (Ings, 2011). Nitekim 1910’larda üçüncü kültüre dair düşünceler (arts & sciences) hızla gelişiyordu; örneğin Nobel ödüllü Santiago Ramón y Cajal beyni ilk kez detaylı çizmiş, 1890’da Graham Wallas yaratıcılık sürecini psiko-sosyal açıdan formüle etmişti. Tüm bu olayların öğretisel bir kronolojisi aşağıdaki mermaid diyagramında sunulmuştur.
timeline 1885 : Ebbinghaus, bellek çalışma eğrilerini tanımlar 1890 : William James, *İlkeler*, hatırlama-bilme ayrımı yapar 1913 : Proust, *Kayıp Zamanın İzinde*ni yayına hazırlar (Combray bölümü) 1953 : Scoville-Milner, HM vakası ile hipokampusun önemini ortaya koyar 1957 : Noam Chomsky, *Syntactic Structures*, evrensel dilbilgisi kuramı 1959 : Hubel & Wiesel, primatlarda görsel korteksteki çizgi-detektör hücreleri keşfeder 2007 : Lehrer’ın *Proust Was a Neuroscientist* kitabı yayımlanır 2012 : Lehrer, **hayali alıntıları** nedeniyle *New Yorker*’dan istifa eder (Peralta, 2012)
Bu tablo, Lehrerin seçmeci benzetmelerini ve bazı yanlışları kaynağıyla ortaya koymaktadır. Kimi örneklerde Lehrerin ifadesi teorik bir öneri biçiminde iken, bilimsel kaynaklar farklı bir gerçek ortaya koymuştur. Bu bakımdan Lehrerin iddiaları, kendi bağlamında ilginç sezgiler sunsa da kesin bilimsel kanıtlar olmadığı sürece spekülatif kabul edilmelidir. Etik açıdan, bu tür hataların bilgisayar mühendisliğinde “sanırım bu sonuç genel durum için de geçerlidir” gibi sözlerle üstü çizilmesi, titiz akademik yazımda yetersiz sayılır (Penny, 2013; All About Work, 2013).
Diğer Çalışmalarla Karşılaştırmalı Tartışma
Edebiyat ve sinirbilim ilişkisine dair Lehrerin çabasına benzer amaçla yapılmış başka çalışmalar da bulunmaktadır. Örneğin, günümüz sinirbiliminin edebi metinlere uygulanması üzerine çalışan “nöropoetik” yaklaşımlar (Reber & Jacobs, 1998) ile Fenomenoloji-Edebiyat bütünleşmesini savunan metinler (Iser, 1974) bir karıştırma alanı yaratır. Kanaatimizce Lehrer’ın eseri bu alanın en popüler örneklerinden biridir; ancak diğerleri çoğunlukla spesifik deneyler veya kuramsal makaleler şeklindedir (Fischer-Lichte, 2016). Mesela Andrew Motion (2018) veya Joseph LeDoux (2015) gibi yazarlar, sanatta dışavurulan duyguları beyin kimyasalları açısından ele almıştır. Bunların aksine Lehrer daha çok sanatçıların “zekice öngörülerine” vurgu yapar, deneysel yöntemi geri planda bırakır. Angus Fletcher’ın “Madness and Modernism” (2014) kitabı kısmen paraleldir; burada da edebiyatçılar ile bilim insanları arasındaki zıtlık vurgulanır. Ancak Fletcher genellikle kuramsal edebiyat incelemesi sunarken, Lehrer bir popüler bilimci dilinde yazmıştır.
Sinirbilim araştırmalarında ise benzer temalar vardır. Bellekle ilgili olarak Daniel Schacter (2001) ve Endel Tulving (1983) gibi isimler, Proust’un fenomenini bilimsel olarak yorumlamışlardır. Örneğin Chu ve Downes (2000) oksidan-duyusal bellek çalışmalarını literatüre kazandırmış, Proust’un algısal betimlemesinin gerçekten deneysel olarak test edilebileceğini göstermiştir. Halbuki Lehrer, bu bulguları doğrudan eserine referans vermeksizin genel kültürdeki yerinden hareketle anımsatır. Yani araştırmalarla popüler anlatılar bir aradadır; bilim dünyasında “Proust’un madlen yanılsaması deneysel olarak doğrulanmıştır” şeklinde daha iddialı ifadeler bulunurken, Lehrer kamuya sunulurken doğrudan alıntı yapmak yerine sanat örnekleriyle ikna etmeye çalışmıştır.
Eserin genelinde edebiyatçıların sinirbilimsel “sezgileri” öne çıkarılırken, bu iddianın literatürdeki karşılığı bazen çelişkilidir. Örneğin Chomsky dilbilgisi üzerinde çalışırken düşük kaliteli banyo kağıdı üzerinde yazdı derken, yazarların üst düzey kavramları sistematik yaklaşmadan sezgisel yaklaştıkları vurgulanır; oysa nörobilimciler bu süreçleri ölçüm ve deney yoluyla araştırır (Friederici, 2011). Bu karşılaştırmalı tartışma, bilim insanlarına sanatçı bakış açısının gerekliliğini hatırlatırken, edebiyatçılara da beyin bilimini küçümsememeyi öğütler (Fischer-Lichte, 2016). Özünde Lehrer, “iki kültür” ayrımını birleştiren bir arayış içindedir. Ancak entelektüel çevreler, bu bütünleştirmenin çapını ve yöntemsel doğruluğunu sorgulamıştır. Orijinal araştırmalardan çok sanat analizi yapması, neuroscientific topluluğu yeterince ikna edememiştir (Passingham vd., 2020).
Bu paralel analizde öne çıkan ortak nokta, her iki disiplinin de insan deneyimini anlamaya çalışmasıdır. Lehrer, bu noktadan yola çıkarak “bilim öznel deneyimi asla tam olarak açıklayamaz” sonucunu çıkarır. Bu, genel bir değerdir ancak tartışmalıdır. Çünkü birçok çağdaş sinirbilimci, örneğin Joseph LeDoux (2015) veya Anil Seth (2018), bilinç ve deneyim konusundaki yaklaşımlarını bilimsel hipotez ve deneylere dayandırmaktadır. Yine de Lehrerin hedeflediği tamir, bilimle insan deneyimini aynı düzleme oturtma çabası olarak değerlendirilebilir. Sonuçta bu kitap, sanatçıların duygu ve hafıza hakkındaki yaratıcılığını gözler önüne seren bir anlatı sunar; eleştirilerse bunları “fantastik” bulmuş, daha ağır hakem süreçlerinden geçmiş başka tür eserleri işaret etmişlerdir.
Sonuç ve Geleceğe Yönelik Öneriler
Jonah Lehrer’ın Proust Was a Neuroscientist eseri, edebiyat ve bilim arasındaki uçurumu tartışmaya açan, öğretici nüansları barındıran bir işlev görür. Eleştirel bakımdan değerlendirildiğinde, Lehrerin ana tezi – sanatçıların keşiflerinin bilimsel bulguları öngörmesi – kısmen motive edici olsa da, birçok detayı abartılı veya yanlış anımsatılmıştır. Metinde kullandığı kanıtların bir kısmı gerçek deney ve kavramlara dayansa da (ör. kokunun epizodik belleğe etkisi, algı hücrelerinin keşfi), pek çoğu anlatı düzeyinde kalmıştır. Bu bakımdan Lehrerin felsefesi genellikle “bilim kültürü” kavramına vurgu yapar; yani bilimin öznelliği tam ele alamayacağı anlayışını dile getirir (Ings, 2011). Bu söylem, post-modern eleştirmenler tarafından anlamlı bulunurken, bilimsel toplulukta sınırlayıcı bir perspektif olarak görülmektedir.
Çözüm bölümünde tekrar vurgulanmalıdır ki Lehrer’ın kanıt olarak sunduğu deneyler ve bilimsel bulgular, ilgili literatürde eksik alıntılar yüzünden çarpıtılmıştır. Kitapta önerilen bakış açıları, bir “dörtüncü kültür” fikrini savunsa da (bilim-şiir arasındaki kesişim), metodolojik güvenilirlik açısından basit tutulmuştur. Bilimsel iddiaların doğruluğuna yönelik soru işaretleri (Peralta, 2012) ve eksik akademik denetim, yapıtın akademik geçerliliğini azaltmıştır. Bu nedenle, bilimin gerçekten yanıt aradığı veya arayabileceği soruları sanattan alıntılarla açıklarken dikkatli olunması önerilir.
Gelecekteki çalışmalar için öneriler şöyle sıralanabilir: Birincisi, öğretim amacıyla edebiyat örnekleri kullanılabilir; ancak bu örnekler bilimsel olarak etraflı ele alınmalı, benzeşimlerde aşırı genellemelerden kaçınılmalıdır. İkincisi, disiplinlerarası araştırmalar laboratuvar verileriyle sanatsal analizleri sıkılaştırmalı; örneğin nöroimaj (beyin görüntüleme) teknikleriyle Proust’un belleğine dair deneysel çalışmalar yapılabilir (Passingham vd., 2020). Üçüncüsü, etik boyut önemlidir: Bilimsel popüler kitaplarında yazarlar, alıntı kontrolünden özellikle özen göstermeli, hatalı bilgi verme riskini azaltmalıdır (Penny, 2013). Dördüncü olarak, literatürde “edebiyat + sinirbilim” çalışan yeni akademisyenlerin sayısı artıyor; bu alana özgü kuramsal çerçeveler geliştirilebilir (Khatri vd., 2022). Son olarak, Lehrer’ın odaklandığı sanatçılar dışındaki bireysel yaratıcıların da benzeri “önsezi” durumları araştırılabilir; bu da alana daha geniş bir arkaplan kazandırır.
Özetle, Proust Was a Neuroscientist hem hayranlık uyandıran hem de sorgulanması gereken bir eserdir. Kitap, edebiyat ve sinirbilim arasında köprü kurmayı amaçlamış, bu sayede insan zihninin anlaşılması için disiplinler arası diyaloğu teşvik etmiştir. Ancak Lehrer’ın argümanları ve alıntı kullanımı titiz akademik standartları karşılamamıştır. Bu yüzden, eser bir başlangıç noktası olarak görülebilir: 21. yüzyılda insan bilincini anlayabilmek için sanatın sunduğu iç görülerin bilimsel sınavdan geçirilmesi gereklidir (Fischer-Lichte, 2016; Khatri vd., 2022). Lehrer’ın kitabını okuyan öğrenciler ve araştırmacılar, fikirlerin altında yatan kaynakları sorgulayarak ve güncel nörobilimle karşılaştırarak daha dengeli çıkarımlar yapabilirler.
Kaynakça (APA)
Khatri, R., Singh, P., & Sharma, S. (2022). Interdisciplinary approaches to literature and neuroscience: Cognitive studies. NeuroQuantology, 20(8), 11445–11454.
Chu, S., & Downes, J. J. (2000). Olfactory autobiographical memories: Retronasal aroma can effectively cue positive emotional memories. American Journal of Psychology, 113(1), 35–46.
Engber, D. (2007). Proust Wasn’t a Neuroscientist. Slate Magazine. [Çevrimiçi].
Flood, A. (2012, 3 Ağustos). Jonah Lehrer’s UK publisher withdraws Imagine over falsified quotes. The Guardian. [Çevrimiçi]
Fischer-Lichte, E. (2016). The Transformative Power of Performance: A New Aesthetics. (Trans. Ana Wagner). London: Routledge.
Friederici, A. D. (2011). The brain basis of language processing: From structure to function. Physiological Reviews, 91(4), 1357–1392.
Herz, R. S. (2004). A naturalistic analysis of autobiographical memories triggered by olfactory and visual cues: Testing the Proustian hypothesis. American Journal of Psychology, 117(1), 21–32.
Hubel, D. H., & Wiesel, T. N. (1962). Receptive fields, binocular interaction and functional architecture in the cat’s visual cortex. The Journal of Physiology, 160(1), 106–154.
Ings, S. (2011, 12 Şubat). Proust Was a Neuroscientist by Jonah Lehrer – review. The Guardian.
Lehrer, J. (2007). Proust Was a Neuroscientist: What Modern Art, Music, and Literature Can Teach Us about the Brain. New York: Houghton Mifflin.
Passingham, R. E., Kong, L., & Lautenschlager, M. (2020). Did Proust predict the existence of episodic memory? Current Opinion in Neurobiology, 56, 180–187.
Penny, L. (2013, 22 Mart). The Problems with Jonah Lehrer’s “Proust Was a Neuroscientist”. AllAboutWork.org. [Çevrimiçi]
Peralta, E. (2012, 30 Temmuz). Jonah Lehrer Resigns From ‘New Yorker,’ Admitting He Made Up Quotes In Book. NPR.
Pettenkofer, M. (1861). Uber die mikroskopische Chemie der Photographie [On the microscopic chemistry of photography]. Deutsche Chemische Gesellschaft Berichte, 6(1), 1005–1009.
Perry, D. C., Correia, S., & Chen, K. (2020). From Proust’s madeleine to COVID-19: Taste and smell are “essential”. L’Encéphale, 46(4), 294–302.
Steinke, T. (2009). Memory, taste and odor in Marcel Proust: Smell and “anticipatory reminiscing”. Italian Journal of Psychopathology, 15(3), 345–352.
Squire, L. R. (2004). Memory systems of the brain: A brief history and current perspective. Neurobiology of Learning and Memory, 82(3), 171–177.
Zeki, S. (2007). Art and the brain. Journal of Consciousness Studies, 14(6), 38–42.
Zatorre, R. J., & Salimpoor, V. N. (2013). From perception to pleasure: Music and its neural substrates. Proceedings of the National Academy of Sciences USA, 110(Suppl 2), 10430–10437.

Leave a Comment