Michael Allen Gillespie’nin Modernitenin Teolojik Kaynakları Üzerine Akademik Bir İnceleme
Kitabın Adı:Modernitenin Teolojik Kaynakları Yazar :Michael Allen Gillespie
Çevirmen:Sayfa:560 Cilt:Ciltsiz Boyut:13,5 X 21 Son Baskı:20 Kasım, 2025 İlk Baskı:20 Kasım, 2025 Barkod:9786253893651 Kapak Tsr.:Editör:Kapak Türü:Karton Yayın Dili:Türkçe Orijinal Dili:İngilizce Orijinal Adı:The Theological Origins of Modernity
Michael Allen Gillespie’nin Modernitenin Teolojik Kaynakları Üzerine Akademik Bir İnceleme
Modernliğin Temel Varsayımları: Akıl, Bireycilik, Özgürlük
- Bireycilik ve Öznellik: Modern dünya anlayışı, insanı varoluşun merkezine koyar. İnsan bireyi, artık Tanrı’nın yerine kendi öznelliğini, haklarını ve arzularını koyar. Gillespie’nin de vurguladığı gibi, modernitenin bireycilik fikri, tüm batı düşüncesinde yükselmiştir. Ortaçağ’ın hiyerarşik ve teleolojik düzeninin yerine, her insan bir birey olarak ele alınır; bu da hukuki ve sosyal hakların kişiye yaslandığı bir dünya tasarımına yol açar. Nitekim modern dünya genellikle “bireyciliğin…özgürlüğün, hakların, eşitliğin, hoşgörünün” alanı olarak betimlenir. Bu bağlamda modern özne, artık sadece bir Tanrı yaratımı olmak yerine aklı ve arzuları ile kendi tarihini yazma iddiasındadır.
- Akılcılık (Rasyonalizm): Modernite, aklın ve bilimin üstünlüğünü öncelikler. Aydınlanma felsefesi bu güveni sembolize eder. Gillespie’ye göre, Voltaire’in meşhur “Écrasez l’infame!” (kıyameti ez!) emri veya Kant’ın “din ancak ‘saf aklın sınırları içine’ hapsedilmeli” öğüdü, modernitenin geleneksel dinî otoriteye karşı aklı önceliklendirmesini ifade eder. Bu anlayış, geleneksel vahiy-temelli bilgi yerine deney ve mantığı öne çıkarır. Modernlik, dogmalardan arındırılmış bir düşünce alanında, insan aklının doğayı fethedeceği, toplumu mükemmelleştireceği bir ütopya inşa eder. Ancak Gillespie bu erdemsel akıl anlayışının bile arkasında, aynı teolojik soruşturmaların etkili olduğunu ileri sürer.
- Özgürlük ve Haklar: Modern düşünce, özgürlük kavramını değerler sisteminin merkezine koyar. Bireyin iradesi esas alınır; ister siyasal özgürlük, ister vicdani özgürlük olsun, birey eski uyum süreçlerini aşan bir şekilde özgür sayılır. Modern çağda yönetim biçimleri “temsili hükümet”e yönelirken, bilim ve teknoloji insanları doğa karşısında daha özgür kılar. Gillespie’nin de belirttiği gibi (ve kitapyurdu özetinde vurgulandığı gibi) modernite akıl ve özgürlük idealleri etrafında şekillenen bir projedir. Bireysel özgürlük vurgusu, klasik teolojinin insanın ilahi rızaya göre konumunu reddederek, insanın kendi varlığını anlamlandırma iddiasını beslemiştir.
Gillespie’ye Göre Modernliğin Teolojik Kökenleri: Nominalizm, Tanrı Anlayışı, Özgür İrade
Gillespie’nin ana tezi, modernitenin temelde dinsiz bir kaçış değil, tam tersine daha önce yüzeysel kalmış teolojik meselelerin yeni formüllerle tekrar gündeme gelişi olduğudur. Bu sürecin ilk adımı, geç ortaçağda skolastik metafiziğin nominalizm ile yerinden yelken açmasıdır. Nominalizm, evrensel kavramların (“tümellerin”) gerçek bir varlık olarak değil, yalnızca insan zihnindeki adlandırmalar olarak görüldüğü görüşüdür. Gillespie, William of Ockham üzerinden açıklayarak, nominalizm devriminin dünyayı “bireyciliğin ontolojisi” üzerine kurduğunu belirtir. Nominalist düşünceye göre, varolan her şey tekildir, dolayısıyla varoluşun katmanlarına veya tözlerine hiyerarşik bir bütünlük bulunmaz. Kısacası yaratılış “kökten tekil” hale gelir; evrenin bir amacı (telosu) yoktur. Bu dönüşüm içinde Tanrı anlayışı da kökten değişir. Ockham gibi nominalistler, Tanrı’nın kusursuz bir akıldan ziyade mutlak bir iradeden ibaret olduğunu savundular. Bu iradecilikte Tanrı tamamen özgürdür: Her şey O’nun dilediği gibi vücut bulur. Gillespie’nin aktarımıyla Ockham, Tanrı’nın her an her şeyi yeniden yaratabileceğine inanır ve bunu “iman aklımızın değil, yalnızca vahyin öğretebileceği” bir hakikat olarak sunar. Dolayısıyla artık “sürekli değişebilecek” bir evrenle karşı karşıyayız: Sabârullah’ın akledilebilir yasaları yerine, her şeyin kaynağı Tanrı’nın bağışlayıcı lütfuna indirgenmiştir. Ockham şöyle der: “Her varlık yalnızca Tanrı’nın istemesi sonucu vardır ve öyle var olur ve öyle sürer, çünkü sadece O ister”. Bu dinamik irade anlayışı, Tanrı bilincini huşu ve dehşetle karışık bir gölgeyle kuşatır: Gillespie’ye göre tanımında “her şeye kadir, akıl ötesi (transrasyonal)” bu nominalist Tanrı genç Luther’i dehşete düşürmüştür.
Nominalizm aynı zamanda özgür irade kavramının da tırmandığı bir ideolojidir. Tanrı’nın mutlak özgürlüğü vurgulandıkça, insanların iradesi de sorumluluktan kurtulmuş gibi görünür. Gillespie, Luther’den alıntılayarak “nominalist harekete Şekil veren aşırı iradecilik”ten bahseder. Yani hem Tanrı hem de insan iradesi tamamen yekpare ve belirlenemez hale gelmiştir. Bunun sonucunda evrensel yasalar veya zorunluluklardan bağımsız, tamamen contingent (rastlantısal) bir dünya kurulmuştur. Gillespie, Ockham’ın bu düşüncesini vurgulayarak şunu söyler: Eğer gerçek evrenseller yoksa, o halde her varlık Tanrı’nın kutsal kudretiyle tek tek yaratılmıştır. Tüm bu dönüşüm sürecinde akıl-terbiye edilmiş bir Tanrı yerine mutlak özgür bir irade öne çıkmıştır. Modernite bu krize cevap ararken skolastik rasyonalitenin sınırlarından kaçmış, ama bu kaçış teolojik soruların yok olmasına değil şekil değiştirmesine neden olmuştur.
Luther, Descartes, Hobbes ve Rousseau’da Tanrı-Birey İlişkisi
- Martin Luther: Nominalist Tanrı tasavvurunun en derin tepkisini Reformcu Martin Luther vermiştir. Luther, Tanrı’yı insan aklından bütünüyle kopuk bir varlık olarak resmetmiş; “her şeye kadir ve akıl ötesi (transrasyonal) Tanrı”nın birey için sadece korku ve huşu uyandırdığını ifade etmiştirndpr.nd.edu. Gillespie, Luther’in “Özgür İnsan” yerine “Kul İrade” (De servo arbitrio) fikrini geliştirmesinde, bu teolojinin izlerini görür. Luther’e göre insan, Tanrı’nın kâinattaki iradesine tamamen bağımlıdır; bireyin kendi özgür iradesi bir yanılsamadır. Bu teze göre hem Tanrı’nın kudreti hem de insanın kurtuluşu sadece Tanrı’nın katışıksız lütfuyla gerçekleşir. Gillespie açısından Luther, nominalist krizin bir yansıması olarak Tanrı’nın mutlaklığı karşısında insan iradesinin tamamen körelmesi gerektiği sonucuna varır. Bu nedenle Luther’in Tanrı-birey ilişkisi, bireyin Tanrı’nın mutlak kudreti karşısında hiç özgürlüğü olmadığı argümanıyla şekillenir.
- René Descartes: Gillespie’ye göre Descartes, modernitenin diğer bir ana figürüdür. Descartes, insanı hem maddi hem de düşünsel ruh olarak ikiye böler; bu sayede insanın akli yönü Tanrı’yla ortak paydada iken, bedeni doğa yasalarına tabi tutulur. Gillespie, Descartes’ta Tanrı-birey ilişkisinin ikili doğasından doğan yeni dinamikleri irdeler. Descartes’a göre insan kısmen doğal, kısmen ilahi bir varlıktır ve bu sebeple doğanın mekanik yasalarından özgürleşir. Yani ruhsal (rasyonel) yönü sayesinde birey, nesnel doğadan ayrı, özgür bir özne haline gelir. Tanrı ise Descartes için aynı zamanda kesin bilgiyi garanti altına alan bir teminat görevi görür; Descartes’ın şu sözü (Cogito ergo sum’dan sonra) meşhurdur: Tanrı beni aldatmıyorsa, doğru biliyorum demektir. Gillespie bu durumda Descartes’ta Tanrı fikrinin modern bilgi teorisine dâhil edildiğini, ama artık “doğal düzen”in mucidi olarak değil, akıl ve gerçekliğin teminatı olarak konumlandığını vurgular. Böylece Tanrı, Descartes’ın dünyasında bireyin akılla ilişkisini belirleyen bir güvence haline gelmiştir.
- Thomas Hobbes: Gillespie, Hobbes’u Descartes ile birlikte modernitenin iki kutbundan biri olarak değerlendirir. Hobbes’a göre insan bütünüyle doğanın bir parçasıdır; toplumsal varlığın dışındaki her şey mekanik zorunlulukla işler. Gillespie’nin aktardığı üzere Hobbes için insan “tamamen doğaldır ve bu nedenle yalnızca evrensel doğal nedensellikle uyumlu bir anlamda özgürdür”. Hobbes’un ünlü eseri Leviathan’da egemen (devlet) Tanrı’ya benzetilir: Devletin mutlak gücü, eski düzenin Tanrısal hiyerarşisinin yerine geçer. Gillespie, Hobbes’u analiz ederken, modern dünyada Tanrı’nın yerine insan inşa edilmiş, ancak bu inşa sınırsız bir özgürlük değil, zincirlenmiş bir düzen üretmiştir. Birey artık doğal bir varlık olarak kendini tanımlarken, nihai otorite olarak soyut bir “doğa”ya boyun eğer hale gelmiştir.
- Jean-Jacques Rousseau: Gillespie’nin kitabında Rousseau’ya ayrılmış özel bir bölüm olmamakla birlikte, Rousseau modern düşünce geleneğinin önemli bir temsilcisi olarak ele alınabilir. Rousseau’da birey özgürlüğü ile Tanrı-devlet ilişkisi yeniden yorumlanır. Özellikle Toplum Sözleşmesi adlı yapıtında, Rousseau bireyin özgürlüğünü korumak için genel iradeye (volonté générale) vurgu yapar ve bu iradenin kutsallığını sağlamak üzere bir “medeni din” kurar. Yani Rousseau, Tanrı yerine toplum sözleşmesine bir tür kutsallık yükler; her vatandaşın Tanrı’nın varlığına inanması, ancak bu inancın toplum adına olması gerektiğini savunur. Gillespie’nin perspektifinden bakıldığında, Rousseau’nun yaklaşımı da modernite ile teoloji arasındaki bağı gösterir: Bireyin özgürlüğü ve vicdanı, doğrudan dinî bir meşruiyet alanı içinde yeniden düzenlenmiş, seküler bir ütopya olarak kalmıştır. Bu sebeple, modern politik düşüncede Rousseau bile Tanrısal veya kutsal figürlere sahiptir; örneğin, özgür bireyi bir arada tutmak için bir idealleştirilmiş “sivil din” (medeni din) önerir.
Sekülerleşmenin Teolojik Bir Süreç Olarak Değerlendirilmesi
Gillespie’ye göre modernleşme ve sekülerleşme, dinin ortadan kalkması değil, dönüştürülmesi sürecidir. Geleneksel anlatı, Hümanizm ile Reform’dan başlayarak modernitenin basamak basamak Tanrı’yı sahneden silmeye çalıştığını iddia ederken, Gillespie tam tersini vurgular: modernite dinî inançları yeni bir formda sürdürmeyi hedefler. O bu yüzden sekülerleşmenin aslında “bitmek bilmeyen teolojik arayışların maskesi” olduğunu ileri sürer. Gillespie, modern çağda kilise otoritesinin sarsılmasının, Tanrı inancının belirli dogmatik biçimlerinin kamusal alandaki ağırlığının azalması demek olduğunu kabul eder, fakat bu sürecin yerine hiçbir şekilde Tanrı’nın tamamen ortadan kalkmadığını söyler. Modern aydınlanma filozoflarının Voltaire’in kitlelere hitabıyla başladığını düşünsek bile, Kant’ın “din ancak aklın sınırları içinde kalmalı” öğüdüyle devam ettiğini, ardından Nietzsche’nin “Tanrı öldü” cümlesiyle sonlanıyormuş gibi görünse de, Gillespie bu seyrin özünde bir kopuş değil yeniden yorumlama süreci olduğunu belirtir.
Bu bakış açısını destekleyen güncel çalışmalar da mevcuttur. Aksakallı (2025), modernite çağına dair incelemesinde sekülerleşmeyi inancın yok olması değil, yeniden yapılandırılması olarak tanımlar. Yani modern dünya, Tanrı kavramını ilkel metafizik çerçevelerden çekip çıkarıp, yeni ideolojik ve teknolojik alanlara kaydırmıştır. Gillespie’nin tezine göre, sekülerleşme aslında Tanrı’nın yetkilerinin devletten bilime, sosyal sözleşmeden bireysel değerlere kaydırıldığı, ama tüm bunların hâlâ Tanrı merkezli soruları gizlice taşıdığı bir süreçtir. Dolayısıyla sekülerleşme, dinî inanışların tamamen reddi değil, onları görünmez kılarak farklı kurumsal ve entelektüel biçimlerde yeniden üretme dinamiğidir.
Gillespie’nin Eleştirmenleri ve Tartışmalı Yönleri
Michael Gillespie’nin tezi, dikkat çekici olmakla birlikte çeşitli eleştirmenlerin hedefi olmuştur. En kapsamlı eleştiriyi yapanlardan David Burrell, Gillespie’nin ortaçağ skolastiğini tasvir biçimini eleştirir. Burrell, Gillespie’nin Aquinas gibi realist düşünürleri aşırı basitleştirdiğini ve Platoncu bir yoruma indirgeyerek “tanrısal akıl”nın metaforunu abartılı bulur. Ona göre Aquinas’ın dünyayı “ilahi aklın tezahürü” olarak tanımlaması Gillespie’nin anlattığı gibi yüzeysel değildir ve bu tasvir gerçek skolastik anlayışı yeterince yansıtmamaktadır. Benzer şekilde, bazı eleştirmenler Gillespie’nin moderniteyi tek bir faktör (nominalizm) üzerinden açıklamaya çalışmasını tek yanlı bulur. Burrell, Charles Taylor ve John Milbank gibi isimlerin çalışmalarına atıfta bulunarak, modernitenin kökenlerinin çok sayıda faktörün karması olduğunu öne sürer. Taylor’a göre modern dünyanın yeni tahayyülü, yalnızca nominalizmin sonucu olmayıp birçok toplumsal, ekonomik ve kültürel etkenin bileşkesidir. Burrell, Gillespie’nin anlatısının “zengin tarihsel soyu ağacının, ‘nominalizm’ gibi tanımsız bir tekilliğe indirgenmeye çalışılarak zenginliğini yitirdiğini” ileri sürer.
Gillespie’ye yönelik diğer eleştiriler de onun teolojik vurgusunun toplum ve bilimsel gelişmeler gibi faktörleri gölgede bırakabileceği endişesindedir. Örneğin Karl Löwith gibi düşünürler moderniteyi Hıristiyan ideallerin sekülerleşmesi olarak gören geleneksel bakışı yeniden canlandırmış, ilerleme fikrini aslında millenyalist Hıristiyanlık inancının bir içe dönüşümü saymıştır. Bu tür yaklaşımlar, Gillespie’nin “teolojik soru” vurgusunu desteklese de, modernliğin sadece dinamik bir sistem değişikliği olmadığını, aynı zamanda süreklilikler içerdiğini savunur. Sonuç olarak, Gillespie’nin çalışması gerek tarihçilik gerek teoloji çevrelerinde tartışmalı bulunmuştur; bazıları onun görüşlerinin boyut zenginliğini yeterince hesaba katmadığını veya Hegel vari tarihi süreç gözardı ettiğini belirtir.
Sonuç: Modernliğe Teolojik Bir Pencereden Yeniden Bakış
Michael Allen Gillespie’nin tezi, modernitenin özü ve tarih boyunca sürüp giden çelişkilerine yeni bir yorum getirir. Ona göre modernite, “günümüzde deneyimlediğimiz biçimiyle, yeni ve tutarlı bir metafizik/teoloji oluşturmaya yönelik bir dizi çaba”dır. Başka bir deyişle, modern süreçler bir din karşıtı programın neticesi değil; daha ziyade Tanrı, insan ve doğa hakkındaki eski soruları yeni cevaplarla ele alma gayretidir. Gillespie, modern ideallerin altında hala teolojik sorgulamalar yattığını göstererek, moderniteyi “tanrısız” değil, “dinin üzerine giydirilmiş yeni bir giysi” olarak algılarız mesajını verir. Eleştirmenlerin tartıştığı noktalar ne olursa olsun, Burrell’in de vurguladığı üzere, Gillespie güncel tezleri “modernliğin kavrayamadığımız boyutları” hakkında uyarır. Burrell’e göre, Gillespie’nin söyleminin “teolojik” ruhunun altını çizmesi, modernitenin bize dışsal gibi sunulan yönlerinin arkasındaki dine dayalı izleri açığa çıkarması bakımından öğreticidir.
Sonuç olarak, Gillespie’nin çalışması modernliği yalnızca aklın ve bilimin zaferi olarak görmek yerine, hâlâ Tanrı sorusuyla meşgul olan bir süreç olarak yeniden konumlandırır. Bizlere önerdiği yol, modern dünya hakkındaki varsayımlarımızı sorgulamak ve sekülerleşmeyi dinle bitmeyen bir diyalog olarak okumaktır. Modernitenin krizinden ve günümüz mücadelelerinden sağ çıkabilmek için, Gillespie’nin deyişiyle, “teolojik meselelerin modern düşüncede süregelen önemini” yeniden kavramamız gerektiğini unutmayalım.
Kaynakça (APA Stilinde)
- Aksakallı, A. (2025). Teolojik Otorite, Eleştirel Akıl ve İnanç Sistemlerinin Epistemolojik Çözülüşü. Reflektif: Journal of Social Sciences, 6(2), 545–563.
- Burrell, D. G. (2008). Review of The Theological Origins of Modernity, by M. A. Gillespie. Notre Dame Philosophical Reviews.
- Gillespie, M. A. (1999). The Theological Origins of Modernity. Critical Review, 13(1–2), 1–30.
- Gillespie, M. A. (2008). The Theological Origins of Modernity. Chicago: University of Chicago Press.
- Gillespie, M. A. (2025). Modernitenin Teolojik Kaynakları (M. S. Eglen, Çev.). İstanbul: Alfa Yayınları. (Orijinal eser 2008).
- Kılıç, A. Ş. (2024, 7 Nisan). Modernitenin Teolojik Kökenleri. yeni bin yılın kıyısında.
- Kitapyurdu.com. (2024). Modernitenin Teolojik Kaynakları. Alfa Yayınları. (Tanıtım yazısı).
.jpeg)
Leave a Comment