Öznelliğin Kuramsal Haritası: Mansfield Üzerinden Freud’dan Haraway’e Benlik Tartışmaları
Öznelliğin Kuramsal Haritası: Mansfield Üzerinden Freud’dan Haraway’e Benlik Tartışmaları
Bu makale, Nick Mansfield’in Öznellik: Freud’dan
Haraway’e Benlik Kuramları başlıklı eserini kapsamlı biçimde
incelemektedir. Mansfield’in çalışmasında psikanalizden feminist yaklaşımlara,
Nietzsche’den Foucault ve Haraway’e uzanan öznellik teorileri karşılaştırmalı
olarak ele alınır[1].
Yazar, Freud, Lacan, Foucault ve Haraway gibi önemli kuramcıların benlik
anlayışlarıyla ilgili görüşlerini ayrıntılı biçimde çözümler; bilinçdışı, öznin
oluşumu, ajans, bedenlenme, teknoloji/siborg ve iktidar/disiplin gibi temel
kavramlar üzerinden karşılaştırmalı analiz sunar. Ayrıca çalışmada,
Mansfield’ın bu yaklaşıma getirdiği özgün katkılar çağdaş öznellik tartışmaları
içinde değerlendirilir; metodolojik çıkarımlar, güncel öznellik tartışmalarına
olası etkiler ve alan yazında konumlandırma eleştirel bir bakışla tartışılır.
Sonuç bölümünde ise Mansfield’ın bütünleyici bakış açısı değerlendirilir ve
ileri araştırmalar için önerilerde bulunulur.
Mansfield’ın temel argümanı, farklı kuramsal gelenekler
arasında özneyi şekillendiren dinamikleri ortaya koyarak ‘özne’nin kültürel
çalışmaların vazgeçilmez bir kavramı olduğunu göstermektir[2][3].
Modern ve postmodern modeller ne kadar öznelerin “ölümü”nden söz etse de,
Mansfield’a göre özne hâlâ anlam deneyimimizin hem merkezi hem kırılgan
bir ögesidir[2]. Bu
çerçevede, çalışmanın tezi, Mansfield’ın eseri aracılığıyla öznellik
kuramlarının çoklu yapısını vurgulayarak benliğin sürekliliğini ortaya
koymaktır.
Giriş: Özneliğin Önemi ve Tez
Mansfield’e
göre modern ve postmodern toplumlarda “ben” sorusu entelektüel yaşantının en
acil meselelerinden biridir[4]. Günlük dilde
kolayca kullandığımız “ben” sözcüğü, son yüzyılın kültürel tartışmalarında
insan kimliğinin ve duygularının odak noktası olmuştur[4]. Mansfield,
benlik algımızın toplum, politika ve medya tarafından şekillendirildiğini
vurgulayarak “ben”in hem yoğun duyguların hem de soyut kavramların kavşağında
yer aldığını gösterir[4]. Öte yandan,
çağdaş küresel kültürde bireylerin sürekli kendilerini ifade etmeye çalışması
(“ne hissettiğini açıklama” zorunluluğu gibi) benliğin hem güçlendiğini hem de
istikrarsızlaştığını ortaya koyar[5][6]. Bu ikircikli
ortamda Mansfield, özneliğin (benlik) farklı kuramlarla nasıl ele alındığını
analiz eder.
Bu
makalenin temel tezi, Mansfield’in eseri aracılığıyla özneliğin çoklu kuramsal
yaklaşımlarını bir arada değerlendirerek, benliğin kültürel kuramda vazgeçilmez
bir kavram olduğunun vurgulanmasıdır[2][3]. Mansfield,
farklı teorik geleneklerden gelen kuramları karşı karşıya getirerek, öznenin
diğer özneler ve genel ilkelerle nasıl ilişkili olduğunu ortaya koyar[2][3]. Diğer bir
ifadeyle, yazar modern ve postmodern modellerin özneyi merkezî bir meseleyi
dönüştürdüğünü, Kültürel Çalışmalar alanının özneyi anlamadan gelişemeyeceğini
savunur[2]. Çalışmanın
ilerleyen bölümlerinde, bu tez doğrultusunda Mansfield’ın kitap yapısı, ana
argümanları ve Freud’dan Haraway’e dek öznellik kuramlarına ilişkin analizleri
ayrıntılı biçimde irdelenecektir. Öncelikle Mansfield’ın kitabının bağlamı,
yapısı ve temel argümanları tanımlanacak; ardından Freud, Lacan, Foucault ve
Haraway gibi kuramcılar üzerinden Mansfield’ın öznellik betimlemeleri
çözümlenecektir. Daha sonra temel kavramlar (bilinçdışı, özne oluşumu, ajans,
bedenlenme, teknoloji/siborg, güç/disiplin) karşılaştırmalı olarak ele
alınacak; Mansfield’ın yaklaşımı çağdaş literatür ışığında değerlendirilecek ve
metodolojik yorumlar yapılacaktır. Son olarak, güncel öznellik tartışmaları
açısından çıkarımlar sunulacak ve sonuç bölümünde özgün bir değerlendirme ile
gelecekteki araştırmalar için önerilerde bulunulacaktır.
Mansfield’ın Eserinin
Bağlamı ve Yapısı
Nick Mansfield’in Öznellik: Freud’dan Haraway’e Benlik Kuramları
adlı kitabı, 2000 yılında yayımlanmış ve 2021’de Elif Okan Gezmiş çevirisiyle
Türkiye’de Öznellik başlığıyla basılmıştır. Mansfield bu eserinde,
öznellik üzerine tarihsel bir “soykütük” (genealoji) yaklaşımı benimser[3].
Kitap öncelikle iki ana grup kuramı birbirinden ayırarak inceler: Bir yanda
psikanaliz ve cinsiyet merkezli feminist yaklaşımlar gibi özneyi “sabit anlam
yapıları” içinde gören kuramlar; diğer yanda Nietzsche’den Foucault ve Donna
Haraway’e kadar uzanan, öznelliği güç, bilim veya teknolojinin ürünü olarak ele
alan kuramlar[3]. Bu
sınıflandırmada Deleuze ile Guattari’nin rizomatik özne modeline vurgu yapan
çalışmaları da dikkate alınır[3].
Kitap bölümleri iki gruba ayrılmıştır: Birinci grupta özne kavramı
üzerinde temel fikirler geliştiren düşünürlerin analizleri yer alır (Freud,
Lacan, Foucault, Kristeva, Deleuze ve Guattari)[3].
İkinci grupta ise toplumsal cinsiyet (dişillik, erillik, kuir cinsellik), etnik
kimlik ve teknoloji gibi özneliğin farklı oluşum alanları tartışılır (Özne ve
Teknoloji, Özne ve Postmodernizm vb.)[3].
Mansfield’ın kendine özgü katkısı, öznenin diğer özneler, hakikatler ve
ilkelerle nasıl bağlantılı olduğunu gösterme çabasıdır[7].
Örneğin, farklı kuramcıların esinlendiği toplumsal bağlamlar ve bu bağlamların
özneler üzerindeki etkileri ortaya konur.
Mansfield kendi kuramsal beyanını yapmaktan kaçınır; aksine, modern ve
postmodern geleneklerin özneliği nasıl kırılgan ama merkezi bir sorun haline
getirdiğini vurgular[2]. O,
özne kuramlarının hâlâ kültür içinde önemli olduğunu, farklı bağlamlarda farklı
teorilerin faydalı olabileceği olumlu bir perspektif benimser[2].
Eserde, özellikle öğrenciler ve sosyal/beşeri bilimcilere yönelik olarak
öznenin “ben kimim” sorusunun analizi teşvik edilir[8].
Genel olarak Mansfield’ın yaklaşımı, özneyi salt bireysel bir varlık olarak
değil, toplumsal güç ilişkilerinin, ideolojilerin ve teknolojik dönüşümlerin
göz önünde bulundurduğu dinamik bir kavram olarak ele alır.
Ayrıca eserin Kültürel Çalışmalar bağlamındaki yeri de vurgulanmıştır:
Mansfield, özneliği “söylemin aracılık ettiği benlik” olarak kültürel bir
kavram olarak görür[9]. Öznellik
kitabı, 2000’lerdeki Foucault, Bourdieu vb. gibi diğer Kilit Fikirlerin
ardından gelmekte ve bu alandaki uluslararası fikir alışverişinde Avustralyalı
çalışmalara örnek oluşturmaktadır[9]. Bu
çerçevede Mansfield’ın eseri, hem yerel hem de küresel okuyucular için özneliği
açıklayan kuramların tarihsel ve politik bağlamda tartışılmasını amaçlar[9].
Freud ve Bölünmüş Özne
Mansfield’a
göre 20. yüzyılın özne tartışmalarının ekseni psikanalizden geçmektedir[1][3]. Psikanalizin
kurucusu Sigmund Freud (1865–1939) özneliğe yönelik en temel kavrayışlardan
birini ortaya koymuştur. Modern birey için “bölünmüş özne” fikrinin sistemli
temsili Freud’a aittir[10][3]. O, aklî ve rasyonel
Descartes benlik anlayışına başkaldırarak, zihni ve özneyi bilinç ve bilinçdışı
süreçler arasında bölünmüş olarak tanımlamıştır[10][2].
Freud’un
en etkileyici katkılarından biri, insan zihninin bir bölümünü bilinçdışı
olarak adlandırmasıdır[10]. Bilinçdışı, bireyin
ulaşamadığı veya bastırdığı düşünce ve duyguların deposudur ve davranışlarımızı
gizli biçimde yönlendirir. Mansfield, Freud’un bu kavrayışını vurgulayarak,
“Freud’un bu başarısı, benlikle ilgili kültürel kaygıya teorik (bilimsel) bir
şekil kazandırmasıdır” der[11]. Gerçekten de
Freud’a göre öznellik doğuştan gelen tek parça bir bütün değildir; aksine aile
içinde çocuk-anne-baba ilişkileri (özellikle Oidipus kompleksi)
aracılığıyla şekillenen dinamik bir süreçtir. Freud’un Oidipus kompleksi
modeli, çocukların annesine duyduğu sevgi ve babaya karşı geliştirdiği rekabet
duygusunu içerir[12]. Erkek çocuk babaya
karşı rekabet ederek eril kimliğe yönelirken, korkularını da (örneğin hadım
edilme korkusu) bu süreçte deneyimler[13][14]. Freud’a göre
cinsiyet kimliğinin oluşumu ve sübjektif kimliğin toplumsal cinsiyetle
örgütlenişi bu ailevi çatışma etrafında gerçekleşir.
Mansfield,
Freud’un bu klasik psikanalitik modelini, benliğin karmaşıklığını açıklamada
temel olarak ele alır. Örneğin Frankenstein ve Dr. Jekyll ve Mr. Hyde
hikâyeleriyle kültürel hayatta sembolize edilen bölünmüşlik temasını anlatarak,
Freud’un bilinçdışı kuramını öncesinden sezdiği gerçeğine dikkat çeker[15][10]. Freud’un
geliştirdiği intrapsişik katmanlar (id, ego, süperego) kavrayışı, bireyin
davranışlarını içsel çatışmalar ve bastırmalar aracılığıyla yorumlar.
Mansfield, Freud’un zihni ikiye ayıran bu modelinin, bilincin kendi kendini tam
anlamıyla yönetemeyeceği görüşünü ortaya koyduğunu vurgular[16].
Freud’un
öznellik anlayışında bilinçdışı büyük yer tutsa da, Mansfield bu fikri
günümüz kültür politikaları bağlamında eleştirir ve yorumlar. Freud’un
bilinçdışı kavramı, kültürel çalışmalardaki duygu ve kimlik tartışmalarına esin
kaynağı olmuştur; ancak bazı eleştirmenler Freud’un örnek seçiminde
rastlantısal görünen olgulara ağır anlamlar yüklediğini öne sürer. Mansfield,
bu eleştiriyi aktardıktan sonra Freud’un bilinçdışının aslında günlük
deneyimimizden aşina bir kavram olduğunu savunur[17]. Yani bilinçdışı
yaşamımız çok zengindir ve biz bununla o kadar iç içeyiz ki en sıradan
durumlarda bile bilincin altında işleyen unsurlar kendini gösterebilir.
Freud’un
kuramındaki diğer bir kilit unsur da toplumsal cinsiyet ve kimlik
oluşumuna dair açıklamalarıdır. Freud, cinsiyet kimliğinin temelini Oidipus
sahnesi ve sembolik evre sayesinde açıklar. Erkek çocuk, annesini ilk erotik
özne olarak seçtikten sonra babayı rakip olarak gördüğünde bir çatışma yaşar;
bu çatışmanın çözümüyle babayla özdeşleşerek süperego ve eril kimlik oluşur.
Kız çocuk ise ilk başta hem annenin sevgisini hem babanın otoritesini
paylaşmakta, sonra babadan kıskançlık ve kızgınlık duyarak annesinden kopar
(Çoklu sapkınlık kuramı çerçevesinde ele alınan bu süreçte de bilinçdışı
belirleyicidir)[18][14]. Mansfield’a göre
Freud’un bu ailevi modelde bıraktığı en önemli miras, öznenin toplumsal
cinsiyet ilişkilerinin esiri olduğu fikridir. Freud’un ardından gelen
psikanalistler (Lacan, Kristeva, Irigaray vb.), bu Oidipus temelli modeli
sorgulamış ve yeniden yorumlamışlardır; ancak Mansfield’in analizinde Freud’un
sanrılar dahil bilince gelmeyen sapkınlık eğilimlerini tüm cinsel kimliklerin
temelinde gören çokbiçimli sapkınlık yaklaşımı da not edilmeye değerdir[19][12].
Özetle
Freud açısından özne, bilinçli-akılcı parça ile bilinçdışı-dürtüsel
parça arasında bölünmüştür. Bu iki yönlü yapıda benlik, içsel çatışmaların
döngüsel manzarasıdır. Mansfield, Freud’un freudyen özne modelini bu temel
çatışma ve Oidipus örüntüsü üzerinden aktardıktan sonra, eserde daha çağdaş
kuramların bu modele nasıl yanıt verdiğini tartışmaya devam eder.
Lacan: Dilsel ve Barred
(Bölünmüş) Özne
Jacques Lacan (1901–1981), Freud’un içgörülerini yapısalcı dilbilimle
buluşturarak özneliğe yeni bir bakış açısı kazandırmıştır. Mansfield, Lacan’ı
‘ayna evresi’ ve dilin öznelliğe egemen oluşu üzerinden inceler. Lacan’a göre
bilinçdışı, dilin yapısına benzeyen bir yapıdadır[20]. Yani,
öznenin içindeki bilinçdışı süreçler, bir dil gibi örgütlenmiştir; bu da
dilbilimsel imge ve simgelerin (gösterenlerin) bireyin psişesinde yönlendirici
bir rol oynadığı anlamına gelir. Mansfield, Lacan’ı dilbilim öncüleriyle
(Saussure, Levi-Strauss, Barthes) karşılaştırarak konuya sokar ve Lacan’ın,
bilinçdışına dair formüllerinde dilsel eşdeyişleri temel almasını vurgular[20][21]. Özne
(subject), bu bağlamda, l'inconscient est structuré comme un langage
(bilinçdışı bir dil gibi yapılandırılmıştır) ilkesine göre şekillenir; dil
kendi yapısıyla bir ayna görevi görerek bireyin iç dünyasındaki bölünmüşlüğe
ışık tutar.
Lacan’ın özneliğe dair en ünlü kavramı “ayna evresi”dir[22].
Madden Mansfield’in de aktardığı gibi, çocuk genellikle 6–18 aylıkken bir
aynaya baktığında kendisini dışsal bir bütün olarak algılamaya başlar; bu
imgede öz benliğin ilk kez kesintisiz ve tutarlı bir birlik duygusu ortaya
çıkar[22]. Ancak
bu birlik, yanıltıcıdır: Öz, yansımadaki ideal benlik imgesine ait değildir,
aksine parçalanmış beden deneyimine karşı özgürleştirici bir yanılsamadır.
Lacan’ın ifadesiyle aynadaki bütünlüklü benlik “yabancılaştırıcı bir kimlik
zırhı”dır[23].
Mansfield, bu süreci özetlerken aynadan edinilen imgenin çocuğa güç ve bütünlük
duygusu kazandırdığını ancak bunun bir "kimlik zırhı"na dönüştüğünü
belirtir[22].
Böylece Lacan’a göre özne, dilin simgesel düzenine geçmeden önce imgesel bir
düzen içinde kendine dair ilk bütünlük illüzyonunu yaşar, fakat sonrasında Dil
(Simgesel) Düzen’e girerek daima bölünmüş bir özne kalır.
Lacan’ın diğer önemli katkısı, sembolik (dilsel) olanın gerçek (imgesel
ve gerçek olmayan) ile kopmaz bir ilişki içinde olduğunu göstermesidir[24].
Mansfield, Lacan’ın dilin hep var olduğu bir dünyada bireylerin doğduğunu
vurguladığını aktarır: Dil biz doğmadan önce zaten mevcuttu ve öznelerin dilsel
simgeler aracılığıyla özneleşmekten başka seçeneği yoktur[24]. Bu
nedenle Lacan, öznelliği artık “tam bir kontrolün” nesnesi gören görüşleri
tersine çevirir; dil imgelere ve arzulara anlam kazandıran maddi bir sistemdir[24].
Öznelliğin oluşumunda sembolik düzen (dil) çocuğun bilincine ağ şeklinde
nüfuz eder ve benlikle diğer özneler arasındaki ilişkiyi belirler.
Mansfield’in Lacan analizi, öznenin öznel olarak deneyimlediği bütünlük
yanılsamasını ve dilin öznelliğe egemenliğini vurgular. Lacan’ın perspektifinde
özne, dil yoluyla sürekli kaynağını yitirir (her zaman bir simge eksiktir) ve
bu açıdan sürekli bölünmüş (barred öznedir). Özetle Mansfield, Lacan’ın
“ayna evresi” ve “bilinçdışının dil gibi yapılı olması” formüllerini
kavramsallaştırarak, öznelliği dil-psişe ilişkisi üzerinden kurar[20][22].
Foucault: Özne ve İktidar
İlişkisi
Michel Foucault (1926–1984) ile birlikte, özne kavramı artık bireyin
kendi doğasında varolan bir öz değil, iktidar ilişkileriyle kurulmuş bir ürün
olarak görülür. Mansfield bu bölümde Foucault’nun modern öznellik anlayışını
özetler. Foucault, modernitenin bireyi özerk ve özgür bir “öznellik” türüne
kilitlediğini söyler; oysa bu özne bir iktidar atölyesi ürünüdür[25].
Mansfield’a göre Foucault’ya göre özne, toplumsal kurumlar, bilimsel söylemler
ve disiplinleyici pratikler tarafından şekillendirilir[26]. Yani
biyolojik bedenimiz, jestlerimiz, dillerimiz ve arzularımız dahi iktidarın
etkisiyle belirlenmiştir. Mansfield bu görüşü alıntılarla aktararak,
Foucault’nun “Birey, iktidarın ilk etkilerindendir. Birey hem iktidarın bir
etkisidir hem de onun kendini ifade etmesini sağlayan bir bileşenidir” görüşünü
vurgular[26].
Foucault için öznellik, sabit bir içsel çekirdeğin değil, sürekli biçim
değiştiren güç ilişkilerinin ürünüdür. Mansfield, Rousseau’ya gönderme yaparak
Foucault’nun bu yaklaşımını netleştirir: Rousseau’ya göre birey topluma
yabancılaşmadan önce otantik ve kendi kendine yeten bir doğallığa sahiptir;
Foucault ise tam tersine, önce iktidarın gelip içimize nüfuz ettiğini ve
“birey” dediğimiz her şeyin bu nüfuzun sonucu olduğunu savunur[26][27].
Mansfield, Foucault alıntısıyla açıklar: “Bizler iktidarın tam olarak
malzemesiyizdir; üzerimizden ifade bulduğu şeyizdir”[27]. Bu
çerçevede, özneler iktidara direnen edilgen nesneler değil, iktidarın etkileri
olarak anlaşılır.
Mansfield ayrıca Foucault’nun iktidar/tarih ilişkisine de değinir.
Foucault’ya göre Aydınlanma öznenin evrensel, doğal bir hakikat olduğu
yanılgısını beslemiştir; oysa öznenin oluşumu, sözde hakikatler kadar devlet,
tıp ve eğitim gibi disipliner kurumların da ürünü olarak görülmelidir[28][27].
Mansfield, bu noktada Foucault’nun bilgi-güç ilişkisinin altını
çizdiğini belirtir: Bilimler, tıp kurumları ve sosyo-politik söylemler, bireyin
kendini tanıdığı öznel kimliği kategorize etmekte ve normalleştirmektedir.
Özne, böylece iktidarın hem hedefi hem aracı haline gelmiş olur.
Sonuçta Mansfield, Freud’un öznelik anlayışını “özneliğin kamusal
atölyesi” olarak karakterize eden Foucault modellerini detaylı biçimde aktarır[26][25]. Freud’un
içsel çatışma perspektifini yerinden ederek, Foucault özneliği coğrafi, tarihi
ve toplumsal bağlama oturtur. Öznenin “özgür ve özerk birey” imgesi karşısında
Mansfield’ın vurguladığı Foucaultcu gerçek, özneliğin her yerde gözetlenen,
denetlenen ve dönüştürülen bir alan olduğudur.
Haraway:
Teknolojiyle Bütünleşen Öznellik
Donna Haraway (d. 1944) ise özneyi insan-makine sınırlarının
bulanıklaştığı bir çağda yeniden tanımlar. Mansfield, Haraway’in özellikle 1985
tarihli Siborg Manifestosu’nu merkezine alarak “siborg” figürü üzerinden
özneyi irdeler. Geleneksel sol görüşlere göre teknoloji insanlığa
yabancılaşmanın kaynağıdır; oysa Haraway bu sınırlayıcı dikotomileri yıkar.
Mansfield’in aktardığına göre Haraway, “hepimiz birer kimerayız, kuramsallaştırılıp
üretilen makine-organizma hibritleriyiz” der ve bize “siborg”u ontolojimizin
önermesi olarak sunar[29].
Mansfield, Haraway’e göre insan-doğa veya insan-makine gibi ikilikleri
artık geçersiz ilan eder[30].
Bilim, insanı diğer canlılardan ayıran kesin bir özellik (dil, araç kullanımı
vs.) bulamamış; dahası, kimi özerklik ve yaratıcılık olarak tanımlanan
özelliklerin bile yapay zekâ ve robotik sayesinde paylaşılan bir hâl aldığı
belirtilmiştir. Haraway’in ünlü sözüyle “makinelerimiz rahatsız edici ölçüde
canlı, bizlerse ürkütücü ölçüde durağanız”[31].
Mansfield bu tespiti Haraway’den olduğu gibi aktararak, modern özne
kavramlarının çöktüğünü vurgular.
Mansfield, Haraway’in bakış açısıyla öznelliğin bedenlenmiş ve teknolojik
bir olgu olarak yeniden hayal edildiğini belirtir. Haraway için bedenler artık
sonsuz kod ve sinyal akışlarını taşıyan ‘makine’ler gibidir; genler mesaj
taşıyan kodlar, bireysel beden yerine akışkan gösterenlerin toplamını ifade
eder[32].
Beden, kutsal bir öz değil; bir kodlar ve arayüzler ağıdır. Mansfield’ın
aktardığı üzere, “batılı benliğin bütünlüğü artık değil; her parçası uygun bir
kod ile diğer parçalarla bağlantılandırılabilir” (Haraway 1991, s.163)
biçiminde ifade edilen bu kültürde bütüncül bir benlik terk edilmiştir[32].
Haraway’in son derece ilerici “siborg siyaseti” fikri Mansfield
tarafından özetlenir: Günümüz dünyasında politik mücadeleye başlamak için,
teknolojik birer siborg olduğumuzu kabul etmek gerekir[29].
Haraway, nostaljik ‘doğal insan’ mitine sığınmanın politik bir çıkış yolu
olmadığını ileri sürer. Mansfield da Haraway’in sorularını aktarır: Neden
mevcut durumumuzu tanımlamak için siborg imgesini kullanmalıyız? Bu imge nasıl
direnişe yardımcı olur? Mansfield bu soruları özetleyerek Haraway’in öznelik
anlayışını yansıtır.
Böylece, Mansfield Haraway sayesinde özneyi sadece antropolojik ya da
psikanalitik kategorilerle değil, teknolojiyle iç içe bir varlık olarak
kurgular. Öznellik, günümüz kültüründe salt insanî bir olgu değil; sibernetik
sistemlerle iç içe geçmiş hibrit bir gerçeklik olarak görülmektedir[29][32].
Haraway’in görüşleri Mansfield’ın kitabında, gücünü disipliner toplumsal
düzenin ötesinde teknoloji ve cinsiyetçilik eleştirisinden almaktadır.
Temel Kavramların
Karşılaştırmalı Analizi
Mansfield’ın incelediği kuramcıların konumlarını karşılaştırmak üzere
aşağıdaki tabloda temel kavramlar ışığında özetlenmiştir. Her kuramcıya göre bilinçdışı,
özne oluşumu, ajans (etki/özgür irade), bedenlenme
(embodiment), teknoloji/siborg ve güç/disiplin açısından özet
görüşler şu şekildedir:
|
Kuramcı |
Bilinçdışı |
Özne Oluşumu |
Ajans / Eylem |
Bedenlenme (Embodiment) |
Teknoloji / Siborg |
Güç / Disiplin |
|
Freud |
Zihnin bastırılmış ve bilinmeyen içeriği[10] |
Aile içi çatışmalarla (Oidipus) şekillenen içsel yapı[10][12] |
İçsel çatışmalarca sınırlanmış; rasyonalite zayıf |
Beden dürtülerin kaynağı; bedensel zevkler temeldir |
Makine/donanım olarak ilgilenmez |
Bilinçdışı baskılarla (süperego) iç disiplin |
|
Lacan |
Dilsel yapıya benzer (dil kurallarınca yapılandırılır)[20] |
Ayna evresiyle imgesel benlik; sembolik düzen (dil) ile oluşan
bölünmüş özne[22] |
Özne bölünmüş ($); dil simgeleri üzerinden kısıtlı |
Beden, ayna ile algılanan imge; beden/bütünlük yanılsaması[22] |
Kapsam dışında; dil-imge ikiliği merkezde |
Güç değil, dilsel yapı ve simgeler belirleyici |
|
Foucault |
Geleneksel bilinçdışı fikrini reddeder; söylemle konstru edildiği
vurgusu |
İktidar ilişkileri aracılığıyla kurulan toplumsal bir ürün[26][25] |
Öznellik, iktidarın ürünü olduğundan bağımsız ajans sınırlı |
Beden, disipliner kurumların hedefi (panoptikon vb.) |
Teknoloji, iktidar araçlarından biri (biyopolitika vb.) |
“İktidarın atölyesi”: Özne iktidarın ürünü ve aracı[26] |
|
Haraway |
Geleneksel bilinçdışı kavramından farklı; kültürel-normatif kodlarla
ilişkilidir |
İnsan-makine hibritleri olarak yeniden tanımlanan post-öznelik[29] |
“Siborg”lar olarak dağıtık ajans; geleneksel ajans tanımı anlamını
yitirir |
Beden, makine-organizma kod sistemi; genetik kodlar bedeni yeniden
şekillendirir[32] |
Kritik odak: Teknoloji-beden ayrımının ortadan kalkması; siborg
imgesi[29] |
Teknoloji ve bilim, yeni iktidar biçimleri oluşturur; disiplin ötesi
bir strateji |
Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi, Freud ve Lacan gibi klasik
psikanalistler özneyi içsel süreçlerle açıklamaya çalışırken, Foucault ve
Haraway daha çok toplumsal ve teknolojik bağlamların özneliği oluşturduğu
görüşündedir. Freud’un bilinçdışı vurgusu, Lacan’da dilsel olarak tekrar
formüle edilirken, Foucault bu tür bir içsel bilinçdışı yerine iktidar
söylemlerini ikame eder. Haraway ise bedeni ve kimliği teknolojik kodlar
üzerinden yeniden düşünerek, özneliği ağlar ve arayüzler çerçevesinde ele alır.
Bu karşılaştırma Mansfield’ın çalışmasında öne çıkan temel yaklaşım farklarını
özetler.
Eleştirel Bağlamda Mansfield
Mansfield’ın
eseri, öznellik çalışmalarında kapsamlı bir tarihsellik sunması bakımından önem
taşır; öte yandan bazı sınırlılıklar da göze çarpar. Kapsamlı betimleme çabası
içinde Mansfield, literatürde yaygın tartışılan görüşleri geniş bir
perspektifte toparlar ancak kendi özgün kuramını geliştirmez[2]. Bu tutum,
okuyucuya farklı yaklaşımların zengin bir panoramasını sunarken, derin teorik
bir sentez eksikliği olarak da algılanabilir. Örneğin kitabın psikanaliz
bölümleri Freud’un klasik metinlerine, Lacan’a ve çağdaş feminist eleştirilere
yoğun yer verir; ancak dinamik toplumsal dönüşümlere dair ampirik
değerlendirmeleri sınırlıdır.
Çağdaş
öznellik literatürü açısından bakıldığında, Mansfield’ın çalışması hâlâ önemli
bir kaynak olarak kabul edilir. Literatürde özne “ölümü” veya geçerliliği
üzerine yeni tartışmalar (örneğin dijital kimlik, post-hümanizm veya nörosains
perspektifler) yükselmekteyken, Mansfield’ın kültürel çalışmalar geleneğindeki
tarihsel yaklaşımı arka planda kalmaktadır. Öte yandan, Metinlerde belirtilen
“öznelliğe hâlâ ihtiyaç olduğu” fikri[2], güncel teori
ile uyumlu bir duruştur: Modern hayatın karmaşası karşısında benliğin
tanımlanmasının hâlâ toplumsal önemini koruduğunu belirtir. Bununla birlikte,
Mansfield kitabını öğrenci odaklı bir giriş düzeyinde kaleme aldığı için bazı
konular yüzeysel kalabilmektedir. Örneğin, Deleuze ve Guattari’nin rizomatik
modeline yer verse de bu akımın karmaşıklığını derinlemesine analiz etmez.
Metodolojik
açıdan Mansfield, teoriler arası “soykütüksel” karşılaştırmalarla özneliği
anlamaya çalışır[3]. Bu yaklaşım,
konuları geniş bir çerçevede sunar; fakat yine de ayrıntılı eleştirel teorik
tartışmalar yerine özetleme ön plandadır. Örneğin, basamaklandırdığı kuramları
tek tek karşılaştırırken, içsel tutarlılık ve dışsal örneklerle uygulama
arasında sınırlı bağlantı kurar. Kitabın stratejisi, öğrenciler ve
uygulayıcılar için pratik bir özet sağlamaktır; bu nedenle akademik eleştiri ve
sorgulamadan çok kavramların sunumuna odaklıdır. Dolayısıyla Mansfield’ın
yöntemi, kültürel kuramlardan türetilen perspektiflerin tarihsel gelişimini
şematik olarak göstermek şeklinde tanımlanabilir.
Güncel Tartışmalar
ve Öznellik Araştırmalarına Katkılar
Mansfield’ın ele aldığı kuramlar, günümüz öznellik tartışmalarının pek
çoğunda hâlen etkili bir biçimde yankı bulmaktadır. Örneğin, dijital çağda
öznenin biçimlenmesi konusundaki tartışmalarda Haraway’in siborg kavramı sıkça
başvurulan bir metafor hâline gelmiştir. Mansfield’ın teknolojik öznellik
bölümündeki temel fikirleri, günümüzde veri mahremiyeti, sosyal medyada
özne-gözetim ilişkileri veya yapay zekânın benlik algısına etkisi konularında
da uygulanabilir. Ayrıca, güncel toplumsal cinsiyet ve kimlik politikaları
bağlamında Freud ve Lacan’dan bu yana gelişen psikanalitik feministik
yaklaşımlar üzerine Mansfield’ın sağladığı tarihsel arka plan, çağdaş cinsiyet
kuramlarına eleştirel perspektif kazandırabilir.
Mansfield’ın çalışmalarını çağdaş literatüre yerleştirirken, tek bir
“kesin” özne kuramı önermemesinin bir erdem olduğu söylenebilir. Bu tutum,
özneliğin çoklu yüzlerini kapsayıcı bir bilişsel yol haritası sunar. Öte
yandan, güçlü bir sentez sunmaması, kuramlar arası ilişkilerin diyalektiği ve
karmaşıklığı hakkında derinlemesine tartışma yapılmasını engelleyebilir. Güncel
çalışmalarda daha çok dil felsefesi, nörobilim, ekofeminizm veya postkolonyal
bakış açılarının etkisi görülür; bu alanlarda Mansfield’ın eseri bir temel
bilgi kaynağı sağlarken yenilikçi açıklamalara daha az dolaylı kalabilir. Yine
de Mansfield’ın benlik kuramları sentezi, özneliğin hızla değişen sosyal
koşullar altındaki kavramsal çeşitliliğini vurgulayarak günümüz öznellik
araştırmalarına zenginlik katar.
Metodolojik Notlar
Mansfield’ın
yöntemsel olarak izlediği yol, genellikle tarihsellik ve karşılaştırmalı
betim üzerinedir. Kitap, özne kavramını ele alırken her kuramcıyı bağlamsal
ve tarihsel koşulları içerisinde değerlendirir. Yöntemi, öznellik kuramlarını
birbirinden ayrıştırarak incelemek ve ardından bunların özelliklerini somut
örneklerle (sanat eserleri, mitler, popüler kültür ürünleri) ilişkilendirmektir[15][33]. Bunu desteklemek için
Mansfield literatürdeki ana akımları tarar, Freud, Lacan, Foucault gibi
kuramcıların metinlerini yakın okumalarla yorumlar ve feminist ya da
postyapısalcı eleştirileri dâhil eder.
Mansfield,
çalışmasında hem bir tarih kitabı hem de bir kuram sözlüğü işlevi
üstlenir. Konuları kronolojik olarak sıraya koyarak özneliğin evrimini gösterir[33]. Ayrıca “özne ve benlik”
terimlerinin etimolojik ve felsefi kökenine (Descartes gibi) kısa bir giriş
yapması, felsefi bir metodolojik nottur[34]. Ancak Mansfield,
amacının okuyucuya çeşitli teorilerin arka planını sunmak olduğu için, yöntemde
belirgin biçimde “eleştirel araştırma” değil, “sunulan kuramsal perspektiflerin
açıklanması” önceliklidir.
Bu
bağlamda metodolojik olarak Mansfield’ın yaklaşımı eleştirel pozitivizmden
ziyade hermenötik ve yapısözümsel bir karakter taşır. Özneliğin nasıl
kuramlaştırıldığını gösterirken, kendisi bir hipotez denemesi yapmaz, daha çok
kuramlar arasında rehberlik sağlar[3][2]. Bu da onun kitabını
teori öğrenen öğrenciler ve farklı disiplinler arası çalışmalar için temel bir
kaynak kılar. Ancak analizin geneli bir sentezden çok derleme niteliği taşır;
okurun kuramlar arası diyalektiği kendisinin kurması beklenir.
Sonuç ve Değerlendirme
Mansfield’ın
Öznellik: Freud’dan Haraway’e Benlik Kuramları, öznellik kuramları
literatüründe sentezleyici bir rehber olarak değerlidir. Mansfield,
psikanalizden postmodernliğe kadar geniş bir yelpazede fikirleri özetlerken
özneliğin kültürel bir kavram olarak önemini koruduğunu vurgular[2]. Çalışma, geniş
kapsamı ve açık anlatımıyla öğrenciler ve araştırmacılar için ulaşılabilir bir
kaynak sunar. Bununla birlikte, Mansfield’ın farklı yaklaşımlar arasındaki
teorik gerilimleri daha derinlemesine ele alma fırsatları da mevcuttur.
Özellikle post-yapısalcı ve feminist kuramların öznellik kavrayışlarına ilişkin
daha kapsamlı karşıt eleştiriler getirilebilirdi.
Gelecekteki
araştırmalar için öneriler arasında, Mansfield’ın ele aldığı kuramların günümüz
pratikleri ve teknolojik gelişmeler ışığında yeniden değerlendirilmesi yer
alabilir. Örneğin dijital kimlik, sosyal medyadaki öznellik deneyimleri veya
yapay zekânın özne-davranış ilişkisine etkisi konuları Mansfield’ın
çerçevesinden hareketle incelenebilir. Ayrıca ekofeminizm, Queer teoriler ve
nöro-öznellik gibi son yıllarda öne çıkan yaklaşımlar Mansfield’ın sunduğu
çerçeveye entegre edilerek zenginleştirilebilir. Sonuç olarak Mansfield’ın
çalışma, benlik kuramlarının tarihsel gelişimini anlaşılır biçimde ortaya
koyması açısından değerli bir katkı olup, öznelik çalışmaları literatürüne
kapsamlı bir temel sağlar.
Kaynaklar
(APA)
Freud,
S. (1936). The Ego and the Id. (J. Riviere, Trans.). New York: Hogarth
Press and Institute of Psycho-Analysis.
Lacan,
J. (1977). Écrits: A Selection (A. Sheridan, Trans.). New York: Norton.
(Orijinali 1966)
Foucault,
M. (1980). Two Lectures. In Power/Knowledge: Selected Interviews and
Other Writings 1972–1977 (C. Gordon, Ed.; C. Gordon, L. Marshall, J. Mepham
ve K. Soper, Trans.). New York: Pantheon Books.
Haraway,
D. (1991). Simgesel, gerçekte somut: Bilim, feminizm ve biyomedikal
teknoloji. (Ö.Ö. Öztürk, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları. (Orijinal eser
1990)
Mansfield,
N. (2021). Öznellik: Freud’dan Haraway’e Benlik Kuramları (E. O. Gezmiş,
Çev.). İstanbul: Babil Kitap. (Orijinali 2000)
[1]
[2]
[3]
[4]
[5]
[6]
[7]
[8]
[9]
[10]
[11]
[12]
[13]
[14]
[15]
[16]
[17]
[18]
[19]
[20]
[21]
[22]
[23]
[24]
[25]
[26]
[27]
[28]
[29]
[30]
[31]
[32]
[33]
[34]
Nick Mansfield Öznellik | PDF

Leave a Comment