Çocuğa Sahip Olmanın Etik ve Felsefi Boyutları: Mara van der Lugt’un (What Does It Mean to Have a Child?) Üzerine Akademik İnceleme
Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir? // Mara van der Lugt
Stok kodu: 9786256896406
Türkçesi: Evrim Öncül
Yayıma Hazırlayan: Murat Oğurlu
Kapak Tasarımı: Geray Gencer
Sayfa Düzeni: Semih Büyükkurt
1. Baskı, Ocak 2026
ISBN: 978-625-6896-40-6
352 s. / 2. Hamur / Ciltsiz / 13,5 x 19,5
Çocuğa Sahip Olmanın Etik ve Felsefi
Boyutları: Mara van der Lugt’un What Does It Mean to Have a Child?
Üzerine Akademik İnceleme
Giriş
Çocuk
sahibi olma kararı, günümüzde iklim krizi, demografik değişimler ve kültürel
dönüşümler ışığında yeniden tartışılan temel bir etik sorudur. Mara van der
Lugt’un What Does It Mean to Have a Child? (2024) başlıklı eseri,
prokreasyonun ahlaki arka planını detaylıca ele alarak bu soruyu ciddiyetle
sorgulamaya çağırır. Kitap, sadece “çocuk istemek” ya da arzu düzeyinde verilen
bir tercih sorusu olmaktan ziyade, yaşamın ve varoluşun anlamını, ebeveynliğin
sorumluluklarını, doğumun anlamını, geleceğe dair umut ve kaygıyı derinlemesine
düşündürür[1][2].
Bu inceleme yazısında, van der Lugt’un ortaya koyduğu temel argümanlar
özetlenip, ebeveynlik sorumluluğu, doğumun anlamı, umut ve
kaygı kavramları çerçevesinde irdelenecek; aynı zamanda çağdaş antinatalizm,
çevresel etik (iklim değişikliği, kaynak kıtlığı), feminist etik
ve varoluşsal felsefe gibi disiplinler arası perspektiflerle eleştirel
ilişki kurulacaktır. Böylece, gelecek kuşaklara yönelik ahlaki yükümlülükler ve
prokreasyonun karmaşık etkileri üzerine kapsamlı bir analiz sunulacaktır.
Mara van der Lugt’un Yaklaşımı ve Temel Argümanları
Van der Lugt’a göre, “Çocuk sahibi olmak ister misin?” sorusu sıklıkla
sadece bir arzu ya da yetenek meselesi olarak sorulur. Oysa asıl önemli olan, “başka
bir insanı var kılma” eyleminin taşıdığı derin anlamı sorgulamaktır[1]. Kitapta vurgulandığı üzere, prokreasyonun merkezinde “yeni bir
canlıyı dünyaya getirme” eylemi vardır ve bu eylemi gerçekleştiren kişi,
kararını verecek varlıkla rıza temelli bir iletişim kuramaz[3][4]. Örneğin Sussman’ın derlemesine göre, kitabın ana eksenini oluşturan
iki temel gerçek şunlardır: Bir kişi doğmaya rıza gösteremez; ayrıca
hayata getirilen kişi, ömrü boyunca mutlaka belli düzeyde acı çekecektir[5]. Bu “rıza ve acı” argümanı, çocuk doğurmanın varsayılan iyilik olduğu
geleneksel bakışı sarsar. Van der Lugt, çocuk sahibi olmayı “kozmik bir
müdahale”, hem muhteşem hem de “korkunç” bir eylem olarak betimler ve
insanlığı gelecek kuşakları bilinçli olarak yaratmakla ilgili derin soruları
yeniden düşünmeye çağırır[6][3].
Van der Lugt’un amacı kesin bir “ebeveynlik evet/hayır” yanıtı vermek
değil, aksine okuyucuyu hesap verebilirlik, sorumluluk ve öz-sorgulama
noktasına çekmektir[3][6]. Prokreasyonu bir tercih meselesi olarak değil, ahlaki ve felsefi bir
problem olarak sunar. Böylece “çocuk sahibi olmak, kendi sorumluluğumuzu
ahlaken ve felsefen geçerli kılma meselesidir” görüşünü savunur[3]. Bu bağlamda kitap, çocuk sahibi olmanın “özgür irade”den ziyade, güvende
hissetmek, sorumluluk hissetmek, güven bağı kurmak ve merhamet gibi değerleri
içerdiğini vurgular. Dilsel olarak da “sahip olmak” ya da “istemek”
terimleri yerine, teslimiyet ve itimat içeren bir sorumluluk bilincinden
bahsedilmesi gerektiğini önerir[7]. Zira van der Lugt’a göre ebeveynlik, egemenlik değil ama bir nebze
vazgeçiş, sahiplenme değil ama emanete sadakat demektir[7].
Ebeveynlik Sorumluluğu ve Doğumun Anlamı
Mara van der Lugt, ebeveynliğin getirdiği ahlaki sorumlulukları geniş
bir bağlamda inceler. Bir çocuğu dünyaya getiren ebeveynin, çocuğun fiziksel
ve psikolojik bakımından sorumlu olduğunu hatırlatan kaynaklar, ebeveynliği
haklar ve yükümlülükler bütünü olarak tanımlar[8][3]. Stanford Encyclopedia girişinde ebeveyn; çocuğunu beslemek, eğitmek,
sağlık hizmeti sağlamak gibi gereksinimleri karşılayan, onun hayatının pek çok
alanında karar verme hakkına sahip kişi olarak tanımlanır[8]. Ancak van der Lugt, ebeveynliğin sadece biyolojik bir rol
olmadığını, bir anlamda ahlaki bir ilişki olduğunu vurgular. Doğumun
anlamı, sadece biyolojik yaratılış değil, “başka bir insanın yaşamına
dokunmanın, ona umut veya acı miras bırakma” eylemi üzerinedir. Sussman’ın
aktardığına göre, van der Lugt çocuk sahibi olmayı “yüce, harika – ve korkunç”
bir yaratım eylemi olarak niteler, bu yüzden bu eyleme niye kalkıştığımızı
derinlemesine sorgulamamız gerektiğini savunur[6].
Bu bağlamda kitapta öne çıkan noktalar şunlardır: Farkındalık ve
hesap verebilirlik, “var etme” eylemine dair temel kavramlardır.
Raskolnikov’nun cinayet sorusu gibi, “birini var kılma” sorusu da dikkatlice
düşünülmelidir. Procreation (var etme) eylemi, ebeveynlerin çocuklarına
anlattıkları hikayelerin ya da biyolojik saiklerin ötesinde, evren
karşısında sorumluluk üstlenme iradesi içerir. Van der Lugt, çocuk sahibi
olma isteğini basit arzular ölçeğinde değil, “bizim dışımızdaki bir kişinin
hayatına müdahale etme” olarak ele alınması gerektiğini söyler[3]. Diğer bir deyişle, ebeveynlik entelektüel bir itfadır: Kendi
sınırlarımızı, öngörülerimizi aşan bir varlığa “dünyaya gelmesi umuduyla”
girişiriz. Her iki taraf için de “hediye verme” ifadesine karşı çıkarak,
yaşamın hem çocuk hem ebeveyn için verili bir lütuf olduğu görüşünü savunur[7].
Umut ve Varlıkçılık: Karşıt Kavramlar Olarak Üretim ve Kaygı
Van der Lugt, popüler söylemlerin aksine çocuk sahibi olmayı otomatik
bir iyimserlik belirtisi, çocuksuzluğu ise karamsarlık olarak etiketlemenin
yanıltıcı olduğunu gösterir[9][10]. Dünya görüşleri ters olsa da, hem acılar içinde yaşamaya dirençli
olanlar hem de varoluşa umutsuzluk duyanlar çocuk sahibi olabilir; tersi
durumda da ümit dolu insanlar da bebek sahibi olmaktan vazgeçebilir[10]. Bu bağlamda yazar, “teessür ve umut” eksenini saf bir ikilem
haline getiren ideolojileri reddeder ve “doğumun kendi içinde bir umut
işareti olmadığını” gösterir[9][10].
Umut ve kaygı arasında kurduğu ilişki, varoluşçu bakış açısına
yakındır. Günümüz gençlerinin iklim krizi ve belirsizliklere dair hissettiği
kaygı, çocuk sahibi olma kararını etkileyebilir. Van der Lugt bunun üzerine, ümit
ve anlamı basit pozitif beklentilerden ayrı bir kaynaktan – değer ve adalet
taahhüdünden – beslemek gerektiğini önerir[11]. Başka bir deyişle, gelecek hakkında karamsar olunduğunda bile
eylemsel bir umuda dayalı yaşama durumu mümkündür. Yazar, Martin Heidegger gibi
varoluşçu temaları dolaylı yoldan ima ederek, gerçek umudun “geleceğin
iyileşmesini beklemek” yerine şimdiki değerlerin savunulmasına
odaklanmakla kurulabileceğini öne sürer[11][12]. Bu bağlamda, umut kavramını yalnızca “gelecek güzel olacak”
iyimserliğiyle değil, “yaşanmaya değecek bir hayat yaratma” sorumluluğu
üzerinden yeniden tanımlar. Hem var oluşun travmatik gölgeleri hem de dayanma
gücü bir arada değerlendirildiğinde, ebeveyn olma kararı içsel bir çağrı ve
ihanet edilemez bir hesap gerektirir[13][11].
Bu düşünceyi somut örneklerle aktaran yazar, Nazi dönemindeki Etty
Hillesum’un içgörüsüne atıfta bulunur: Hillesum hayatın tüm görkemiyle muhteşem
olduğunu kabul ederken, aynı zamanda çocuk sahibi olmayı reddetmiştir. Van der
Lugt, yaşanan karanlık zamanlara rağmen hayatın “kutlu ve muhteşem” olduğu
söylemine dikkat çekerek, bu hayranlık duygusunun her zaman yeni bir yaşam
üretme zorunluluğu doğurmadığını vurgular[14]. Böylece umut, tam bir saflık veya masumiyetle değil; karanlığı kabul
edip yine de hayatta kalma ve anlam yaratma iradesiyle ilişkilendirilir.
Antinatalizm ve Çevresel Etik
Çağdaş düşüncede prokreasyonun etik sorgulanması, sıklıkla antinatalizm
ve çevresel kaygılarla iç içe geçer. Antinatalizm, doğa gereği prokreasyonu
ahlaki açıdan problemli bulan bir görüştür. Van der Lugt, bu akımın önde gelen
savunucularını detaylı şekilde ele alır. Örneğin David Benatar’ın Better
Never to Have Been adlı eserinden hareketle, yazar herhangi bir yaşamda
kötü deneyimlerin varlığı durumunda o yaşamın “zarar” barındırdığını hatırlatır[15]. Benatar’a göre, “bir hayatta en küçük bir kötülük bile varsa,
varolmak bir zarardır” ve bu durum prokreasyondan kaçınma yükümlülüğünü doğurur[15]. Van der Lugt bu görüşü tartışırken, bu mantığın insan soyunun nihai
soyu tükenmesine varan bir sonuç taşıdığını gösterir. Yine de, yazar Benatar’ın
iyimserlik eğilimlerinin seçici olduğuna işaret ederek “kendi hayatlarımızın
değerini bizden daha iyi kim bilebilir?” diyerek denge arar[16].
Antinatalizme yönelen eleştirilerden biri, onu yalnızca çevresel
kaygılara indirgememektir. Araştırmalar göstermiştir ki antinatalist
argümanları savunanların bir kısmı iklim değişikliğine ve aşırı nüfuslara
atıfta bulunurken, bazıları tamamen insanlık karşıtı bir perspektifle
yaklaşıyor[17]. Van der Lugt’a göre önemli olan, “insan refahını gözetmek üzere”
formüle edilmiş argümanlardır. Örneğin kitabın bir kesitinde, dünyadaki iklim
değişikliğinin doğrudan çocuk sahibi olma kararıyla ilişkilendirilmesine karşı
temkinli durur; iklim krizine ilişkin belirsizlik, doğurmayı sorgulatan tek
neden olmamalıdır[18][19]. Zira iklim veya başka sorunlar çözüldüğünde bile, prokreasyonun
getirdiği varoluşsal risk ve sorumluluklar varlığını koruyacaktır. Özetle,
prokreasyon üzerindeki etik baskıyı yalnızca çevresel yıkıma indirgeyen “yeşil
antinatalizm” yerine, sistemin tüm yükünü bireylere değil, daha çok büyük
kurumlara ve toplumun politikalarına yüklüyor. Örneğin, iklim sorununun
çözümü açısından “uluslararası karbon politikaları, yenilenebilir enerjiye
geçiş” gibi yapısal önlemlerle bireyin karbon ayak izinin sınırlandırılmasının
eşdeğer görülmemesi gerektiği vurgulanır[20][21].
Çevresel etik bağlamında, dünya kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı
ve gelecek nesillerin hakları ön plana çıkar. Oxford çevre etiği el kitabında
belirtildiği gibi, çevreci bakış açısı gelecekteki insanlar için “kaynakların
ve yaşam alanlarının korunmasını” gerekli görür ve “fosil yakıtların çoğunu
toprağın altında tutmamız gerektiğini” savunur[22]. Bu çerçevede antinatalizmin bazı yaygın söylemlerine katılmakla
birlikte, van der Lugt “insan soyu tehlikede mi?” sorusunu sırf popülasyonu
sınırlayarak değil, aynı zamanda ebeveynliğin zorluklarına hazırlık ve
toplumların adil paylaşım üzerine yoğunlaşarak da yanıtlamamızı önerir[23][22]. Örneğin, iklim değişikliği yüzünden çocuk sahibi olmaktan çekinenler,
çocuğun “acı çekme olasılığının artması” kaygısını dile getirir. Yazar bu
noktada, her türlü üretim faaliyeti gibi çocuk sahibi olmanın da küresel karbon
salımına katkı yaptığı bilgisini paylaşır ancak bunu eril bir bedel ödeme
sorumluluğu olarak değil, kolektif bir mücadele sorunu olarak ele alır[20][18]. Sonuçta antinatalist perspektif, prokreasyonun sonuçlarına dair
karamsar bir analiz sunarken, çevresel etik bireyleri küresel krizi birlikte
çözmeye davet eder.
Feminist Etik ve Toplumsal Eşitsizlik Perspektifleri
Feminist bakış açıları, doğum ve ebeveynlik tartışmalarına özgün
katkılar sunar. Öncelikle, feminist felsefe kadınların bedenleri ve hayatları
üzerindeki kontrol hakkının önemini vurgular; bu bağlamda, doğum kararı
kadınların özerkliğinin bir uzantısı olarak görülür[24]. Stanford Encyclopedia’da aktarıldığı üzere feminist yaklaşımlar,
gebelik sürecini ve anne olmayı toplumsal baskılar ve ayrımcılıklar içinde
değerlendirir[24]. Van der Lugt’un da değindiği üzere, çocuk sahibi olma isteği tek
başına basit “bedensel dürtü” değil, derin bir özlem ve sorumluluk duygusudur.
Feminist etik, bu özlemi anarken aynı zamanda kadınların üzerindeki toplumsal
baskılara dikkat çeker. Örneğin toplumsal anlamda “biyo-üreme saati” söylemi
kadınları ebeveyn olmaya zorlayan bir kültürel narratiftir; feminist yazarlar
bu tür biyolojik mecburiyet argümanlarının kadınları pasif kıldığını savunur[24].
Feminist bakış ayrıca bakım etiği perspektifiyle de zenginleşir.
Virginia Held gibi düşünürlerin vurguladığı üzere, anne ve çocuk arasındaki
ilişkinin kendisi bir değer olarak ele alınır[25]. Bu görüşte çocuk üretmek, dünyaya yeni bir bilinç getirmekten ziyade,
mevcut bağlara duyulan derin bağlılığın bir göstergesidir. Örneğin, aile içi iş
bölümündeki cinsiyetçiliğin yeniden üretilmesi ve kadınların üzerinde biriken
bakım yükü, feminist eleştirmenler tarafından sıkça gündeme getirilir[26]. Bu açıdan, çocuk sahibi olma kararı aynı zamanda toplumun kadınlara
biçtiği rollerin bir yansımasıdır. Van der Lugt’un kitabında da dolaylı olarak
vurgulandığı gibi, prokreasyon tartışmaları kadınların öznel deneyimleriyle
sosyal eşitsizliklerin kesişimine dikkat etmelidir[26]. Aksi halde tartışma, sadece üst sınıf beyaz erkeklerin söylemleriyle
sınırlandırılmış olur (örneğin ABD’de beyaz, orta sınıf insanlar iklim
endişesini yüksek sesle dile getirirken, yoksul ve ırkçı toplulukların
prokreasyon sorumluluğu başkadır[27][28]). Feminist etik, bu tür yapısal eşitsizlikleri görmezden gelen
antinatalist argümanları da eleştirir.
Son olarak, feminist perspektifler üreme hakları ve bireysel
tercih ilişkisini sorgular. Örneğin bazı feministler, doğurma hakkının kadını
güçlendiren bir hak olduğunu savunurken; diğerleri, doğum ve anne olmanın aynı
zamanda kadın bedenine yönelik baskıyı meşrulaştırabileceğine dikkat çeker.
Anahtar nokta, kadınların prokreasyon kararlarında gerçekten özgür olup
olmadıklarıdır. Bu bakımdan, van der Lugt’un öne sürdüğü “hak” kavramına
temkinli yaklaşma çağrısı, feminist eleştirel perspektiflerle örtüşür[29]. Çünkü feminist yazın, üreme tercihinin öznel olmasının yanı sıra,
toplumsal normlar ve güç ilişkileri tarafından şekillendiğini hatırlatır.
Tartışma:
Katmanlı Sorgulama
Bu farklı perspektiflerin ışığında, van der Lugt’un tezleri
derinlemesine ele alınabilir. Onun kitabında şu güçlü yanlar göze çarpar:
Prokreasyonu bir bilim ya da biyoloji meselesi değil, ahlaki açıdan
yükümlülükler bütünü olarak kurgulaması; çocuk sahibi olma dilini
“sahiplik”ten uzaklaştırıp emanet ve güven ilişkisi ne indirgeyerek yeni
bir perspektif sunması[7]; umut ve kaygıyı tek bir karşıtlık ekseninde değil, çoklu boyutlarıyla
tartışmaya açması[9][10]. Bu, mevcut söylemlere eleştirel bir bilinç kazandırır ve bebeği
“hediye” kavramından çıkararak hem ebeveyn hem çocuk için ortak bir armağan
olduğuna dikkat çeker[7]. Van der Lugt’un yaklaşımı pek çok okuyucu için ufuk açıcı olabilir.
Öte yandan bazı eleştirel açılımlar da mümkündür. Örneğin, Sussman’ın
Atlantic değerlendirmesi, van der Lugt’un argümanının güçlü bir felsefi
derinliğe sahip olduğunu belirtirken, kitabın toplumsal eşitsizlikler ve
demografik farklılıklar bağlamında bazı boşlukları olduğunu ileri sürer[28]. Yazar, otoritenin homojen olduğu varsayımıyla kitabı yazdığını ima
eder: Gerçekten de Van der Lugt anlatımında esasen Batı'nın bireyselcilik
anlayışı öne çıkarken, yoksullar, göçmenler ve sosyal dezavantajlı grupların
bakım yükü gibi konular sınırlı ele alınmıştır[28]. Ayrıca feminist bir bakış, kitabın kadınlar açısından taşıdığı değeri
belirginleştirirken, ataerkil normların yok sayılma riskine işaret eder.
Örneğin bazı feministler, üreme konusunda yoğunlaşılmış bir etiklik
tartışmasının, kadınların basmakalıp annelik narratiflerinden bir nebze de olsa
ayrışmasını sağlayabileceğini ileri sürerler. Van der Lugt’un ayrıntılı biçimde
değindiği bakım teması, feminist etik açısından takdir edilse de, toplumsal
cinsiyetçiliğin doğrudan yükümlülük çözümlerine nüfuz eden yanlarına daha fazla
yer verilebilir.
Çevresel etik açısından bakıldığında ise, kitabın iklim krizini gündeme
alıp çevresel sonuçlara vurgu yapması önemli olmakla birlikte, bazı çevreciler
daha radikal tedbirleri savunabilir. Örneğin John Nolt’un belirttiği üzere,
gelecek nesillere karşı sorumlu bir akıl yürütme çoğunlukla “nüfusun
düşürülmesi” ve “fosil yakıtların yer altında bırakılması” gibi öneriler içerir[22]. Van der Lugt, buna karşın, bireysel düzeyde askeri disiplinle öne
çıkan nüfus kontrolü önerilerinden ziyade, çocuk sahibi olmanın koşullarını
iyileştirmeyi savunur. Bu açıdan, yazarın antropolojik çeşitliliği ve sosyal
adaleti tartışmaya dâhil etmediği yönünde eleştiriler gelebilir. Sonuçta, van
der Lugt’un yaklaşımı geniş bir ahlaki perspektif sunsa da, farklı teorik
çerçeveler konuların altını farklı biçimde çizerek zenginleştirebilir.
Sonuç
Mara
van der Lugt’un What Does It Mean to Have a Child? kitabı, çocuk sahibi
olma sorusunu daha önce sıkça göz ardı edilen etik derinliğiyle ele alır. Eser,
ebeveynliğe ilişkin varsayılan erdemleri ve arzuları sorguya çeker, doğumun
anlamını yeniden tanımlar ve umut-kaygı ikileminden bağımsız bir varoluşçu perspektif
önerir[9][7].
Kitabın en güçlü yanı, prokreasyonu “basit bir hak” olarak değil, üzerine
düşünülmesi gereken derin, karmaşık ve soyut bir eylem olarak ele
almasıdır[6][7].
Aynı zamanda sosyo-kültürel, çevresel ve politik bağlamları eklemesi, konuyu
güncel dünya sorunlarıyla ilişkilendirir.
Bu
inceleme sürecinde görülmüştür ki, çağdaş antinatalistler, çevre etikçileri,
feministler ve varoluşçular farklı açılardan bu tartışmaya katkıda bulunur.
Örneğin bazı antinatalistler, insanlığın devamının tartışmalı olduğu tezini
savunurken[15];
çevresel etik savunucuları, gelecek nesillere adil kalabilmenin yolları üzerine
yoğunlaşır[22].
Feminist düşünürler ise doğum kararını toplumsal cinsiyet bağlamında
değerlendirir[24][25].
Bu farklı yaklaşımlar, çocuğa sahip olmanın ne anlama geldiği sorusunu
zenginleştirir. Van der Lugt’un yaptığı çağrı, bu çok boyutlu bakış açılarını
diyalog içinde düşünmeye teşvik etmektedir. Sonuçta, çocuğa sahip olma kararı
salt kişisel bir mesele değil, bireyin ve toplumun geleceğe dair umut ve
sorumluluklarını da kapsayan etik bir taahhüt olarak görülmelidir[3][7].
Bu bakımdan, van der Lugt’un soruyu ciddiye alma önerisi, farklı disiplinlerin
katkılarıyla toplumsal ve bireysel düzeyde derinlemesine düşünülmeye değer bir
konudur.
Kaynakça
Brake,
E. & Millum, J. (2025). Parenthood and Procreation. In E. N. Zalta & U.
Nodelman (Eds.), The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2025
Edition). Stanford University.
Cripps,
E. (2024, 16 Ocak). Why it can be OK to have kids in the climate emergency
[Blog yazısı]. Justice Everywhere.
Nolt,
J. (2017). Future generations in environmental ethics. In S. M. Gardiner &
A. Thompson (Eds.), Oxford Handbook of Environmental Ethics (s.
554–573). Oxford University Press.
Sussman,
A. L. (2024, 30 Mayıs). To Have or Not Have Children. The Atlantic.
Szocik,
K. (2024). Antinatalism, Environmental Ethics, and Feminism. In Feminist
Bioethics in Space: Gender Inequality in Space Exploration (s. 126–159).
Oxford University Press.
van
der Lugt, M. (2024, 30 Nisan). What Does It Mean to Have a Child? We Should
Be Taking That Question Seriously. TIME.
van
der Lugt, M. (2024). Begetting: What Does It Mean to Create a Child?
Princeton University Press.
Wu,
X. (2012). Parenthood and Procreation. In E. N. Zalta (Ed.), The Stanford
Encyclopedia of Philosophy (Winter 2025 Ed.). Stanford University Press.
[1] [3] Begetting | Princeton University Press
https://press.princeton.edu/books/ebook/9780691240510/begetting
[2] [4] [5] [6] [7] [14] [15] [16] [17] [18] [19] [27] [28] To Have or Not Have Children - The Atlantic
https://www.theatlantic.com/books/archive/2024/05/begetting-mara-van-der-lugt-book-review/678534/
[8] [24] [25] [26] [29] Parenthood and Procreation
(Stanford Encyclopedia of Philosophy/Fall 2025 Edition)
https://plato.stanford.edu/archives/fall2025/entries/parenthood/
[9] [10] [11] [12] [13] The Question of Having a Child | TIME
https://time.com/6972329/having-a-child-question-essay/
[20] [21] Why it can be OK to have kids in the climate emergency – Justice
Everywhere
https://justice-everywhere.org/general/why-it-can-be-ok-to-have-kids-in-the-climate-emergency/
[22] Future Generations in Environmental Ethics | The Oxford Handbook of
Environmental Ethics | Oxford Academic
https://academic.oup.com/edited-volume/28377/chapter-abstract/215276999?redirectedFrom=fulltext
[23] Antinatalism, Environmental Ethics, and Feminism | Feminist Bioethics
in Space: Gender Inequality in Space Exploration | Oxford Academic
https://academic.oup.com/book/57543/chapter-abstract/468532155?redirectedFrom=fulltext

Leave a Comment