Çocuğa Sahip Olmanın Etik ve Felsefi Boyutları: Mara van der Lugt’un (What Does It Mean to Have a Child?) Üzerine Akademik İnceleme


 Dünyaya Çocuk Getirmek Ne Anlama Gelir? // Mara van der Lugt

Stok kodu: 9786256896406

Türkçesi: Evrim Öncül

Yayıma Hazırlayan: Murat Oğurlu

Kapak Tasarımı: Geray Gencer

Sayfa Düzeni: Semih Büyükkurt

1. Baskı, Ocak 2026

ISBN: 978-625-6896-40-6

352 s. / 2. Hamur / Ciltsiz / 13,5 x 19,5


Çocuğa Sahip Olmanın Etik ve Felsefi Boyutları: Mara van der Lugt’un What Does It Mean to Have a Child? Üzerine Akademik İnceleme

Giriş

Çocuk sahibi olma kararı, günümüzde iklim krizi, demografik değişimler ve kültürel dönüşümler ışığında yeniden tartışılan temel bir etik sorudur. Mara van der Lugt’un What Does It Mean to Have a Child? (2024) başlıklı eseri, prokreasyonun ahlaki arka planını detaylıca ele alarak bu soruyu ciddiyetle sorgulamaya çağırır. Kitap, sadece “çocuk istemek” ya da arzu düzeyinde verilen bir tercih sorusu olmaktan ziyade, yaşamın ve varoluşun anlamını, ebeveynliğin sorumluluklarını, doğumun anlamını, geleceğe dair umut ve kaygıyı derinlemesine düşündürür[1][2]. Bu inceleme yazısında, van der Lugt’un ortaya koyduğu temel argümanlar özetlenip, ebeveynlik sorumluluğu, doğumun anlamı, umut ve kaygı kavramları çerçevesinde irdelenecek; aynı zamanda çağdaş antinatalizm, çevresel etik (iklim değişikliği, kaynak kıtlığı), feminist etik ve varoluşsal felsefe gibi disiplinler arası perspektiflerle eleştirel ilişki kurulacaktır. Böylece, gelecek kuşaklara yönelik ahlaki yükümlülükler ve prokreasyonun karmaşık etkileri üzerine kapsamlı bir analiz sunulacaktır.

Mara van der Lugt’un Yaklaşımı ve Temel Argümanları

Van der Lugt’a göre, “Çocuk sahibi olmak ister misin?” sorusu sıklıkla sadece bir arzu ya da yetenek meselesi olarak sorulur. Oysa asıl önemli olan, “başka bir insanı var kılma” eyleminin taşıdığı derin anlamı sorgulamaktır[1]. Kitapta vurgulandığı üzere, prokreasyonun merkezinde “yeni bir canlıyı dünyaya getirme” eylemi vardır ve bu eylemi gerçekleştiren kişi, kararını verecek varlıkla rıza temelli bir iletişim kuramaz[3][4]. Örneğin Sussman’ın derlemesine göre, kitabın ana eksenini oluşturan iki temel gerçek şunlardır: Bir kişi doğmaya rıza gösteremez; ayrıca hayata getirilen kişi, ömrü boyunca mutlaka belli düzeyde acı çekecektir[5]. Bu “rıza ve acı” argümanı, çocuk doğurmanın varsayılan iyilik olduğu geleneksel bakışı sarsar. Van der Lugt, çocuk sahibi olmayı “kozmik bir müdahale”, hem muhteşem hem de “korkunç” bir eylem olarak betimler ve insanlığı gelecek kuşakları bilinçli olarak yaratmakla ilgili derin soruları yeniden düşünmeye çağırır[6][3].

Van der Lugt’un amacı kesin bir “ebeveynlik evet/hayır” yanıtı vermek değil, aksine okuyucuyu hesap verebilirlik, sorumluluk ve öz-sorgulama noktasına çekmektir[3][6]. Prokreasyonu bir tercih meselesi olarak değil, ahlaki ve felsefi bir problem olarak sunar. Böylece “çocuk sahibi olmak, kendi sorumluluğumuzu ahlaken ve felsefen geçerli kılma meselesidir” görüşünü savunur[3]. Bu bağlamda kitap, çocuk sahibi olmanın “özgür irade”den ziyade, güvende hissetmek, sorumluluk hissetmek, güven bağı kurmak ve merhamet gibi değerleri içerdiğini vurgular. Dilsel olarak da “sahip olmak” ya da “istemek” terimleri yerine, teslimiyet ve itimat içeren bir sorumluluk bilincinden bahsedilmesi gerektiğini önerir[7]. Zira van der Lugt’a göre ebeveynlik, egemenlik değil ama bir nebze vazgeçiş, sahiplenme değil ama emanete sadakat demektir[7].

Ebeveynlik Sorumluluğu ve Doğumun Anlamı

Mara van der Lugt, ebeveynliğin getirdiği ahlaki sorumlulukları geniş bir bağlamda inceler. Bir çocuğu dünyaya getiren ebeveynin, çocuğun fiziksel ve psikolojik bakımından sorumlu olduğunu hatırlatan kaynaklar, ebeveynliği haklar ve yükümlülükler bütünü olarak tanımlar[8][3]. Stanford Encyclopedia girişinde ebeveyn; çocuğunu beslemek, eğitmek, sağlık hizmeti sağlamak gibi gereksinimleri karşılayan, onun hayatının pek çok alanında karar verme hakkına sahip kişi olarak tanımlanır[8]. Ancak van der Lugt, ebeveynliğin sadece biyolojik bir rol olmadığını, bir anlamda ahlaki bir ilişki olduğunu vurgular. Doğumun anlamı, sadece biyolojik yaratılış değil, “başka bir insanın yaşamına dokunmanın, ona umut veya acı miras bırakma” eylemi üzerinedir. Sussman’ın aktardığına göre, van der Lugt çocuk sahibi olmayı “yüce, harika – ve korkunç” bir yaratım eylemi olarak niteler, bu yüzden bu eyleme niye kalkıştığımızı derinlemesine sorgulamamız gerektiğini savunur[6].

Bu bağlamda kitapta öne çıkan noktalar şunlardır: Farkındalık ve hesap verebilirlik, “var etme” eylemine dair temel kavramlardır. Raskolnikov’nun cinayet sorusu gibi, “birini var kılma” sorusu da dikkatlice düşünülmelidir. Procreation (var etme) eylemi, ebeveynlerin çocuklarına anlattıkları hikayelerin ya da biyolojik saiklerin ötesinde, evren karşısında sorumluluk üstlenme iradesi içerir. Van der Lugt, çocuk sahibi olma isteğini basit arzular ölçeğinde değil, “bizim dışımızdaki bir kişinin hayatına müdahale etme” olarak ele alınması gerektiğini söyler[3]. Diğer bir deyişle, ebeveynlik entelektüel bir itfadır: Kendi sınırlarımızı, öngörülerimizi aşan bir varlığa “dünyaya gelmesi umuduyla” girişiriz. Her iki taraf için de “hediye verme” ifadesine karşı çıkarak, yaşamın hem çocuk hem ebeveyn için verili bir lütuf olduğu görüşünü savunur[7].

Umut ve Varlıkçılık: Karşıt Kavramlar Olarak Üretim ve Kaygı

Van der Lugt, popüler söylemlerin aksine çocuk sahibi olmayı otomatik bir iyimserlik belirtisi, çocuksuzluğu ise karamsarlık olarak etiketlemenin yanıltıcı olduğunu gösterir[9][10]. Dünya görüşleri ters olsa da, hem acılar içinde yaşamaya dirençli olanlar hem de varoluşa umutsuzluk duyanlar çocuk sahibi olabilir; tersi durumda da ümit dolu insanlar da bebek sahibi olmaktan vazgeçebilir[10]. Bu bağlamda yazar, “teessür ve umut” eksenini saf bir ikilem haline getiren ideolojileri reddeder ve “doğumun kendi içinde bir umut işareti olmadığını” gösterir[9][10].

Umut ve kaygı arasında kurduğu ilişki, varoluşçu bakış açısına yakındır. Günümüz gençlerinin iklim krizi ve belirsizliklere dair hissettiği kaygı, çocuk sahibi olma kararını etkileyebilir. Van der Lugt bunun üzerine, ümit ve anlamı basit pozitif beklentilerden ayrı bir kaynaktan – değer ve adalet taahhüdünden – beslemek gerektiğini önerir[11]. Başka bir deyişle, gelecek hakkında karamsar olunduğunda bile eylemsel bir umuda dayalı yaşama durumu mümkündür. Yazar, Martin Heidegger gibi varoluşçu temaları dolaylı yoldan ima ederek, gerçek umudun “geleceğin iyileşmesini beklemek” yerine şimdiki değerlerin savunulmasına odaklanmakla kurulabileceğini öne sürer[11][12]. Bu bağlamda, umut kavramını yalnızca “gelecek güzel olacak” iyimserliğiyle değil, “yaşanmaya değecek bir hayat yaratma” sorumluluğu üzerinden yeniden tanımlar. Hem var oluşun travmatik gölgeleri hem de dayanma gücü bir arada değerlendirildiğinde, ebeveyn olma kararı içsel bir çağrı ve ihanet edilemez bir hesap gerektirir[13][11].

Bu düşünceyi somut örneklerle aktaran yazar, Nazi dönemindeki Etty Hillesum’un içgörüsüne atıfta bulunur: Hillesum hayatın tüm görkemiyle muhteşem olduğunu kabul ederken, aynı zamanda çocuk sahibi olmayı reddetmiştir. Van der Lugt, yaşanan karanlık zamanlara rağmen hayatın “kutlu ve muhteşem” olduğu söylemine dikkat çekerek, bu hayranlık duygusunun her zaman yeni bir yaşam üretme zorunluluğu doğurmadığını vurgular[14]. Böylece umut, tam bir saflık veya masumiyetle değil; karanlığı kabul edip yine de hayatta kalma ve anlam yaratma iradesiyle ilişkilendirilir.

Antinatalizm ve Çevresel Etik

Çağdaş düşüncede prokreasyonun etik sorgulanması, sıklıkla antinatalizm ve çevresel kaygılarla iç içe geçer. Antinatalizm, doğa gereği prokreasyonu ahlaki açıdan problemli bulan bir görüştür. Van der Lugt, bu akımın önde gelen savunucularını detaylı şekilde ele alır. Örneğin David Benatar’ın Better Never to Have Been adlı eserinden hareketle, yazar herhangi bir yaşamda kötü deneyimlerin varlığı durumunda o yaşamın “zarar” barındırdığını hatırlatır[15]. Benatar’a göre, “bir hayatta en küçük bir kötülük bile varsa, varolmak bir zarardır” ve bu durum prokreasyondan kaçınma yükümlülüğünü doğurur[15]. Van der Lugt bu görüşü tartışırken, bu mantığın insan soyunun nihai soyu tükenmesine varan bir sonuç taşıdığını gösterir. Yine de, yazar Benatar’ın iyimserlik eğilimlerinin seçici olduğuna işaret ederek “kendi hayatlarımızın değerini bizden daha iyi kim bilebilir?” diyerek denge arar[16].

Antinatalizme yönelen eleştirilerden biri, onu yalnızca çevresel kaygılara indirgememektir. Araştırmalar göstermiştir ki antinatalist argümanları savunanların bir kısmı iklim değişikliğine ve aşırı nüfuslara atıfta bulunurken, bazıları tamamen insanlık karşıtı bir perspektifle yaklaşıyor[17]. Van der Lugt’a göre önemli olan, “insan refahını gözetmek üzere” formüle edilmiş argümanlardır. Örneğin kitabın bir kesitinde, dünyadaki iklim değişikliğinin doğrudan çocuk sahibi olma kararıyla ilişkilendirilmesine karşı temkinli durur; iklim krizine ilişkin belirsizlik, doğurmayı sorgulatan tek neden olmamalıdır[18][19]. Zira iklim veya başka sorunlar çözüldüğünde bile, prokreasyonun getirdiği varoluşsal risk ve sorumluluklar varlığını koruyacaktır. Özetle, prokreasyon üzerindeki etik baskıyı yalnızca çevresel yıkıma indirgeyen “yeşil antinatalizm” yerine, sistemin tüm yükünü bireylere değil, daha çok büyük kurumlara ve toplumun politikalarına yüklüyor. Örneğin, iklim sorununun çözümü açısından “uluslararası karbon politikaları, yenilenebilir enerjiye geçiş” gibi yapısal önlemlerle bireyin karbon ayak izinin sınırlandırılmasının eşdeğer görülmemesi gerektiği vurgulanır[20][21].

Çevresel etik bağlamında, dünya kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı ve gelecek nesillerin hakları ön plana çıkar. Oxford çevre etiği el kitabında belirtildiği gibi, çevreci bakış açısı gelecekteki insanlar için “kaynakların ve yaşam alanlarının korunmasını” gerekli görür ve “fosil yakıtların çoğunu toprağın altında tutmamız gerektiğini” savunur[22]. Bu çerçevede antinatalizmin bazı yaygın söylemlerine katılmakla birlikte, van der Lugt “insan soyu tehlikede mi?” sorusunu sırf popülasyonu sınırlayarak değil, aynı zamanda ebeveynliğin zorluklarına hazırlık ve toplumların adil paylaşım üzerine yoğunlaşarak da yanıtlamamızı önerir[23][22]. Örneğin, iklim değişikliği yüzünden çocuk sahibi olmaktan çekinenler, çocuğun “acı çekme olasılığının artması” kaygısını dile getirir. Yazar bu noktada, her türlü üretim faaliyeti gibi çocuk sahibi olmanın da küresel karbon salımına katkı yaptığı bilgisini paylaşır ancak bunu eril bir bedel ödeme sorumluluğu olarak değil, kolektif bir mücadele sorunu olarak ele alır[20][18]. Sonuçta antinatalist perspektif, prokreasyonun sonuçlarına dair karamsar bir analiz sunarken, çevresel etik bireyleri küresel krizi birlikte çözmeye davet eder.

Feminist Etik ve Toplumsal Eşitsizlik Perspektifleri

Feminist bakış açıları, doğum ve ebeveynlik tartışmalarına özgün katkılar sunar. Öncelikle, feminist felsefe kadınların bedenleri ve hayatları üzerindeki kontrol hakkının önemini vurgular; bu bağlamda, doğum kararı kadınların özerkliğinin bir uzantısı olarak görülür[24]. Stanford Encyclopedia’da aktarıldığı üzere feminist yaklaşımlar, gebelik sürecini ve anne olmayı toplumsal baskılar ve ayrımcılıklar içinde değerlendirir[24]. Van der Lugt’un da değindiği üzere, çocuk sahibi olma isteği tek başına basit “bedensel dürtü” değil, derin bir özlem ve sorumluluk duygusudur. Feminist etik, bu özlemi anarken aynı zamanda kadınların üzerindeki toplumsal baskılara dikkat çeker. Örneğin toplumsal anlamda “biyo-üreme saati” söylemi kadınları ebeveyn olmaya zorlayan bir kültürel narratiftir; feminist yazarlar bu tür biyolojik mecburiyet argümanlarının kadınları pasif kıldığını savunur[24].

Feminist bakış ayrıca bakım etiği perspektifiyle de zenginleşir. Virginia Held gibi düşünürlerin vurguladığı üzere, anne ve çocuk arasındaki ilişkinin kendisi bir değer olarak ele alınır[25]. Bu görüşte çocuk üretmek, dünyaya yeni bir bilinç getirmekten ziyade, mevcut bağlara duyulan derin bağlılığın bir göstergesidir. Örneğin, aile içi iş bölümündeki cinsiyetçiliğin yeniden üretilmesi ve kadınların üzerinde biriken bakım yükü, feminist eleştirmenler tarafından sıkça gündeme getirilir[26]. Bu açıdan, çocuk sahibi olma kararı aynı zamanda toplumun kadınlara biçtiği rollerin bir yansımasıdır. Van der Lugt’un kitabında da dolaylı olarak vurgulandığı gibi, prokreasyon tartışmaları kadınların öznel deneyimleriyle sosyal eşitsizliklerin kesişimine dikkat etmelidir[26]. Aksi halde tartışma, sadece üst sınıf beyaz erkeklerin söylemleriyle sınırlandırılmış olur (örneğin ABD’de beyaz, orta sınıf insanlar iklim endişesini yüksek sesle dile getirirken, yoksul ve ırkçı toplulukların prokreasyon sorumluluğu başkadır[27][28]). Feminist etik, bu tür yapısal eşitsizlikleri görmezden gelen antinatalist argümanları da eleştirir.

Son olarak, feminist perspektifler üreme hakları ve bireysel tercih ilişkisini sorgular. Örneğin bazı feministler, doğurma hakkının kadını güçlendiren bir hak olduğunu savunurken; diğerleri, doğum ve anne olmanın aynı zamanda kadın bedenine yönelik baskıyı meşrulaştırabileceğine dikkat çeker. Anahtar nokta, kadınların prokreasyon kararlarında gerçekten özgür olup olmadıklarıdır. Bu bakımdan, van der Lugt’un öne sürdüğü “hak” kavramına temkinli yaklaşma çağrısı, feminist eleştirel perspektiflerle örtüşür[29]. Çünkü feminist yazın, üreme tercihinin öznel olmasının yanı sıra, toplumsal normlar ve güç ilişkileri tarafından şekillendiğini hatırlatır.

Tartışma: Katmanlı Sorgulama

Bu farklı perspektiflerin ışığında, van der Lugt’un tezleri derinlemesine ele alınabilir. Onun kitabında şu güçlü yanlar göze çarpar: Prokreasyonu bir bilim ya da biyoloji meselesi değil, ahlaki açıdan yükümlülükler bütünü olarak kurgulaması; çocuk sahibi olma dilini “sahiplik”ten uzaklaştırıp emanet ve güven ilişkisi ne indirgeyerek yeni bir perspektif sunması[7]; umut ve kaygıyı tek bir karşıtlık ekseninde değil, çoklu boyutlarıyla tartışmaya açması[9][10]. Bu, mevcut söylemlere eleştirel bir bilinç kazandırır ve bebeği “hediye” kavramından çıkararak hem ebeveyn hem çocuk için ortak bir armağan olduğuna dikkat çeker[7]. Van der Lugt’un yaklaşımı pek çok okuyucu için ufuk açıcı olabilir.

Öte yandan bazı eleştirel açılımlar da mümkündür. Örneğin, Sussman’ın Atlantic değerlendirmesi, van der Lugt’un argümanının güçlü bir felsefi derinliğe sahip olduğunu belirtirken, kitabın toplumsal eşitsizlikler ve demografik farklılıklar bağlamında bazı boşlukları olduğunu ileri sürer[28]. Yazar, otoritenin homojen olduğu varsayımıyla kitabı yazdığını ima eder: Gerçekten de Van der Lugt anlatımında esasen Batı'nın bireyselcilik anlayışı öne çıkarken, yoksullar, göçmenler ve sosyal dezavantajlı grupların bakım yükü gibi konular sınırlı ele alınmıştır[28]. Ayrıca feminist bir bakış, kitabın kadınlar açısından taşıdığı değeri belirginleştirirken, ataerkil normların yok sayılma riskine işaret eder. Örneğin bazı feministler, üreme konusunda yoğunlaşılmış bir etiklik tartışmasının, kadınların basmakalıp annelik narratiflerinden bir nebze de olsa ayrışmasını sağlayabileceğini ileri sürerler. Van der Lugt’un ayrıntılı biçimde değindiği bakım teması, feminist etik açısından takdir edilse de, toplumsal cinsiyetçiliğin doğrudan yükümlülük çözümlerine nüfuz eden yanlarına daha fazla yer verilebilir.

Çevresel etik açısından bakıldığında ise, kitabın iklim krizini gündeme alıp çevresel sonuçlara vurgu yapması önemli olmakla birlikte, bazı çevreciler daha radikal tedbirleri savunabilir. Örneğin John Nolt’un belirttiği üzere, gelecek nesillere karşı sorumlu bir akıl yürütme çoğunlukla “nüfusun düşürülmesi” ve “fosil yakıtların yer altında bırakılması” gibi öneriler içerir[22]. Van der Lugt, buna karşın, bireysel düzeyde askeri disiplinle öne çıkan nüfus kontrolü önerilerinden ziyade, çocuk sahibi olmanın koşullarını iyileştirmeyi savunur. Bu açıdan, yazarın antropolojik çeşitliliği ve sosyal adaleti tartışmaya dâhil etmediği yönünde eleştiriler gelebilir. Sonuçta, van der Lugt’un yaklaşımı geniş bir ahlaki perspektif sunsa da, farklı teorik çerçeveler konuların altını farklı biçimde çizerek zenginleştirebilir.

Sonuç

Mara van der Lugt’un What Does It Mean to Have a Child? kitabı, çocuk sahibi olma sorusunu daha önce sıkça göz ardı edilen etik derinliğiyle ele alır. Eser, ebeveynliğe ilişkin varsayılan erdemleri ve arzuları sorguya çeker, doğumun anlamını yeniden tanımlar ve umut-kaygı ikileminden bağımsız bir varoluşçu perspektif önerir[9][7]. Kitabın en güçlü yanı, prokreasyonu “basit bir hak” olarak değil, üzerine düşünülmesi gereken derin, karmaşık ve soyut bir eylem olarak ele almasıdır[6][7]. Aynı zamanda sosyo-kültürel, çevresel ve politik bağlamları eklemesi, konuyu güncel dünya sorunlarıyla ilişkilendirir.

Bu inceleme sürecinde görülmüştür ki, çağdaş antinatalistler, çevre etikçileri, feministler ve varoluşçular farklı açılardan bu tartışmaya katkıda bulunur. Örneğin bazı antinatalistler, insanlığın devamının tartışmalı olduğu tezini savunurken[15]; çevresel etik savunucuları, gelecek nesillere adil kalabilmenin yolları üzerine yoğunlaşır[22]. Feminist düşünürler ise doğum kararını toplumsal cinsiyet bağlamında değerlendirir[24][25]. Bu farklı yaklaşımlar, çocuğa sahip olmanın ne anlama geldiği sorusunu zenginleştirir. Van der Lugt’un yaptığı çağrı, bu çok boyutlu bakış açılarını diyalog içinde düşünmeye teşvik etmektedir. Sonuçta, çocuğa sahip olma kararı salt kişisel bir mesele değil, bireyin ve toplumun geleceğe dair umut ve sorumluluklarını da kapsayan etik bir taahhüt olarak görülmelidir[3][7]. Bu bakımdan, van der Lugt’un soruyu ciddiye alma önerisi, farklı disiplinlerin katkılarıyla toplumsal ve bireysel düzeyde derinlemesine düşünülmeye değer bir konudur.

Kaynakça

Brake, E. & Millum, J. (2025). Parenthood and Procreation. In E. N. Zalta & U. Nodelman (Eds.), The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Fall 2025 Edition). Stanford University.

Cripps, E. (2024, 16 Ocak). Why it can be OK to have kids in the climate emergency [Blog yazısı]. Justice Everywhere.

Nolt, J. (2017). Future generations in environmental ethics. In S. M. Gardiner & A. Thompson (Eds.), Oxford Handbook of Environmental Ethics (s. 554–573). Oxford University Press.

Sussman, A. L. (2024, 30 Mayıs). To Have or Not Have Children. The Atlantic.

Szocik, K. (2024). Antinatalism, Environmental Ethics, and Feminism. In Feminist Bioethics in Space: Gender Inequality in Space Exploration (s. 126–159). Oxford University Press.

van der Lugt, M. (2024, 30 Nisan). What Does It Mean to Have a Child? We Should Be Taking That Question Seriously. TIME.

van der Lugt, M. (2024). Begetting: What Does It Mean to Create a Child? Princeton University Press.

Wu, X. (2012). Parenthood and Procreation. In E. N. Zalta (Ed.), The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Winter 2025 Ed.). Stanford University Press.


[1] [3] Begetting | Princeton University Press

https://press.princeton.edu/books/ebook/9780691240510/begetting

[2] [4] [5] [6] [7] [14] [15] [16] [17] [18] [19] [27] [28] To Have or Not Have Children - The Atlantic

https://www.theatlantic.com/books/archive/2024/05/begetting-mara-van-der-lugt-book-review/678534/

[8] [24] [25] [26] [29]  Parenthood and Procreation (Stanford Encyclopedia of Philosophy/Fall 2025 Edition)

https://plato.stanford.edu/archives/fall2025/entries/parenthood/

[9] [10] [11] [12] [13] The Question of Having a Child | TIME

https://time.com/6972329/having-a-child-question-essay/

[20] [21] Why it can be OK to have kids in the climate emergency – Justice Everywhere

https://justice-everywhere.org/general/why-it-can-be-ok-to-have-kids-in-the-climate-emergency/

[22] Future Generations in Environmental Ethics | The Oxford Handbook of Environmental Ethics | Oxford Academic

https://academic.oup.com/edited-volume/28377/chapter-abstract/215276999?redirectedFrom=fulltext

[23] Antinatalism, Environmental Ethics, and Feminism | Feminist Bioethics in Space: Gender Inequality in Space Exploration | Oxford Academic

https://academic.oup.com/book/57543/chapter-abstract/468532155?redirectedFrom=fulltext

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.