Osmanoğulları’nın Tarihi (Tevârîh-i Âl-i Osmân): Kuruluş Dönemi Osmanlı Tarihine Klasik Bir Kaynak — Âşık Paşazade


Kitabın Adı:
Osmanoğulları’nın Tarihi  
Yazar             :
Âşık Paşazade

Çevirmen:
Sayfa:
576 
Cilt:
Ciltsiz 
Boyut:
13,5 X 21 
Son Baskı:
16 Ocak, 2026 
İlk Baskı:
16 Ocak, 2026 
Barkod:
9786253893828 
Kapak Tsr.:
Yayına Hzr.:
Kapak Türü:
Karton 
Yayın Dili:
Türkçe 
 
 
 
Orijinal Dili:
 
Orijinal Adı:
Tevârîh-i Âl-i Osmân    









Osmanoğulları’nın Tarihi (Tevârîh-i Âl-i Osmân): Kuruluş Dönemi Osmanlı Tarihine Klasik Bir Kaynak — Âşık Paşazade

Giriş: Âşık Paşazâde Kimdir, Eserin Yazılma Amacı ve Tarihî Bağlamı

Âşık Paşazâde’nin asıl adı Derviş Ahmed’dir; “Âşıkî” mahlasını kullanmış, Âşık Paşa’ya nispetle Âşıkpaşazâde olarak anılmıştır. 1400 dolaylarında Amasya sancağının Mecitözü bölgesindeki Elvan Çelebi köyünde doğduğu kendi eserinden anlaşılmaktadır. Bektaşi tarikatına mensup bir ailesinden gelen Âşıkpaşazâde, gençliğinde Geyve’de Yahşı Fakih’in yanında yetişmiş, Konya’da Abdüllatif el-Kudsî’den feyz almış, 1437’de hacca gidip Mısır’ı ziyaret etmiş, sonra Üsküp ve Edirne gibi şehirlerde dönemin önemli şahsiyetleri ile tanışmış ve II. Murad ile Fatih Sultan Mehmed dönemindeki bazı seferlere katılmıştır. Zamanında aldığı iltifat ve teşviklerin de etkisiyle ömrünün son yıllarında Osmanlı tarihini derlemek amacıyla Tevârîh-i Âl-i Osmân adlı eserini kaleme almıştır.

Tevârîh-i Âl-i Osmân, Osmanlı’nın kuruluşundan II. Mehmed devri sonuna kadar olan dönemi kapsar. Âşıkpaşazâde 1484’te yaklaşık seksen beş yaşındayken bu kroniği tamamlamıştır. Eserin amacı, Osmanlı hanedanının menkıbelerini, gaziler ve Bektaşi tarikatı etrafında oluşan bedevî geleneği ile birlikte kayda geçirmek, yeni kurulan imparatorluğun meşruiyetini pekiştirmek ve ataların kahramanlıklarını gelecek kuşaklara aktarmaktır. Bu yönüyle Tevârîh-i Âl-i Osmân, XV. yüzyıl Osmanlı tarih yazıcılığında orijinal ve özgün bilgiler içeren ilk büyük kroniklerden biridir. Eser, dönemin padişahlarının da himayesi altında hazırlanmış, Fetret Devri’nden (1402) itibaren özellikle Düzmece Mustafa ve Edirne olayı gibi yakın tarihli olaylar müellifin kendi gözlemlerine dayanılarak yazılmıştır.

Osmanlı Tarih Yazıcılığında Tevârîh-i Âl-i Osmân’ın Yeri: Anlatı Tarzı, Metodoloji ve Kaynak Kullanımı

Âşıkpaşazâde’nin Tevârîh-i Âl-i Osmân’ı, Osmanlı tarih geleneğinde “ilk standart Osmanlı tarihleri” arasına girer. Çoğu 15. yüzyıl tarihçisinden farklı olarak bu eser büyük oranda özgün rivayet ve ayrıntılar içerir. Özellikle Yahşı Fakîh’in Menâkıb-ı Âl-i Osman adlı menkıbnâmesindeki bölümleri olduğu gibi alarak Osmanlı’nın kuruluş dönemine ilişkin eski gelenekleri koruması esere özgünlük kazandırır. Bahsedilen menâkıb-nâme geleneği, Osmanlılar’ın kuruluşuna dair destansı anlatıların kullanıldığı bir yöntemdir; Âşıkpaşazâde elindeki bu sözlü ve yazılı geleneği kronolojik bir akışta sunarak XV. yüzyıldaki tarih kaynakları arasında öne çıkar.

Anlatı tarzı ve üslûp: Tevârîh, mensur anlatı ile sınırlı değildir; eser yer yer şiirsel parçalara da yer verir. Bunlardan bazıları Ahmedî’nin İskendernâme’sinden alınma nazım kısımlarıdır ki bunların edebi değeri çok yüksek değildir. Genel olarak dil ve üslûp sade ve akıcıdır; metin Osmanlı Türkçesinin halka yakın konuşma tarzını yansıtır. Konular genellikle «bab» (bölüm) başlıkları altında soru-cevap şeklinde ele alınmıştır. Müellif, gerektiğinde kendi ifadelerini katarak “Fakir kısa kısa da olsa yazdım” gibi ifadelerle yaşadığı olaylara dair gözlemlerini not düşer; bu da metnin samimi ve doğrudan bir hava kazanmasını sağlar.

Metodoloji ve kaynak kullanımı: Âşıkpaşazâde, derlediği bilgileri çoğunlukla menkıbnâme geleneğinden, sözlü rivayetlerden ve önceki tarih yazımlarından almıştır. Örneğin Osmanlı’nın kuruluşundan Yıldırım Bayezid devrine kadar olan kısımda Yahşı Fakîh’in menâkıbnâmesinden faydalanmış; 1391’deki Niğbolu Savaşı’nı Umur Bey’in oğlundan, 1402 Ankara Savaşı’nı o savaştaki bir solaktan nakletmiştir. II. Murad ve Fatih devrini ise bizzat kendi gözlemlerine dayanarak kaleme almıştır. Bu bağlamda eser, kaynağı belirsiz halk rivayetleri ile görece güvenilir gözlem ve yazılı kayıtları harmanlayan bir derlemedir. Bazı tarihçiler Âşıkpaşazâde’nin Oğuz Han nesline vurgu yaparak Osmanlı soyunun efsanevi kökenlerini vurguladığını not etmiştir. Dolayısıyla eser, dönemin hem menkıbını hem de dönemin tarihi bilgi birikimini içermesi bakımından Osmanlı tarih yazımında köprü işlevi görür.

Kuruluş Dönemi Anlatıları: Osman Gazi ve Halefleri Hakkında Bilgiler, Menkıbevi Unsurlar, Gaza Anlayışı

Tevârîh-i Âl-i Osmân’ın merkezinde Osmanlı hanedanının kuruluş dönemi vardır. Eserde Osman Gazi, seleflerinden Ertuğrul’un ardından aşiretin önde gelenleri tarafından seçilen şef olarak tasvir edilir. Osman, “din kılıcını kemerine kuşanan, İslam kapısına miftah olan” bir lider olarak yüceltilir. Âşıkpaşazâde Osman’ı hem adaletli ve cesur bir gazi hem de derviş dostu bir bey olarak sunar. Ordu toplamak için av partileri düzenlediğini, çevre Rum beyliklerle dengeli ilişkiler kurduğunu ve Beyliği küçükbaş hayvan yetiştirerek geçindirdiğini aktarır; bu yönleriyle Osman’ı aşiret reislerinin hayatına uygun realist bir şekilde resmeder. Eserde menkıbevi unsurlardan Osman’ın rüyasına dayanan kılıç geleneği veya Edebali dervişiyle yaptığı ferman gibi halk rivayetleri de bulunur. Böylece Osman, hem ulvi gaza ideali hem de gösterdiği tevazu ile idealize edilmiş; “gazi bey” ünvanıyla bir din savaşçısı olarak tasvir edilmiştir.

Osman’dan sonra gelen Orhan Gazi anlatıları da Tevârîh’te yer alır. Orhan dönemi daha çok beylik teşkilatlanması ile ilgilidir; Âşıkpaşazâde Orhan’ı bir yandan gazilerle dervişlerin himayesinde dinî otoriteyi koruyan, diğer yandan Çandarlı Kara Halil gibi saray erkânına temkinle yaklaşan bir hükümdar olarak verir. Orhan devrinde gazilik anlayışının halen geçerliliği vurgulanır, ancak yeni nizamı temsil eden Çandarlı Halil gibi danışmanlar eleştirilir (bk. bir sonraki bölüm). II. Murad ve II. Mehmed dönemleri ise yazarın gördüğü döneme denk geldiğinden daha düz anlatılır; bu kısımlarda somut seferler ve olaylar üzerine notları ön plandadır.

Kuruluş dönemi rivayetlerinde menkıbevi unsurlar çoktur: Osmanlı sultanları Oğuz Han nesline dayandırılır, menşei efsaneler (Oğuznâme motifleri, Dede Korkut hikâyeleri) aracılığıyla kökleri kutsanır. Örneğin Osman’ın kabilesine Oğuz kağan soyundan mensuplar katıldığı belirtilir. Aynı zamanda gaza anlayışı açıkça öne çıkar: Âşıkpaşazâde padişahları mücahid gazi sayarak İslam’ın yayılmasını kutsal bir misyon olarak sunar. Osman’dan itibaren her fetih Allah yolunda bir mücadele (cihat) olarak değerlendirilir; savaş sahnelerinde gazilerin “kuran-u Kerim müfrezeleri”nden bahsedilmesi gibi ifadelere rastlanır. Bu anlatım tarzı, Osmanlı’nın kuruluş efsanesini resmileştiren ve sonraki tarihçilerin de benimsediği klasik gazi ideolojisi ile uyumludur.

Eserin İdeolojik Yapısı: Hanedana Sadakat, Sünni İslam Yorumu, Rakip Anlatılara Karşı Tavır

Tevârîh-i Âl-i Osmân’ın ideolojisi Osmanlı hanedanına sadakati ve İslamî-Türk kültürüne bağlılığı ön plana çıkarır. Âşıkpaşazâde, Osmanlı padişahlarını mânâlı, yüce birer gazi olarak sunar ve onları hiç eleştirmez; eser boyunca padişahların hataları ya hiç telâffuz edilmez ya da en hafif şekilde geçiştirilir. Buna karşılık, kendisinden sonra gelen devlet adamları ve kadılar sık sık eleştirilir. Özellikle Çandarlı Kara Halil Paşa ve oğlu Çandarlı Ali Paşa gibi vezirler eserde fitneci olarak gösterilir; Âşıkpaşazâde’ye göre Osmanlı’nın ilk dönemindeki “eski ulemanın” yerini İran kökenli yeni danışmanlar almış, bu durum devleti dinden saptırmıştır. Yazar bu kişiler için “hile eder Acem danışmanlar” gibi tabirler kullanır. Böylece eserde hanedan ile ulema/halife ekseni vurgulanır, saray bürokrasisine eleştirel bir bakış geliştirilir.

İslam anlayışı bakımından Âşıkpaşazâde geleneksel Sünnî çizgide kalır. Derviş ve fakihlerin dini bilgeliğin gerçek temsilcileri olduğunu vurgular, Şii veya heterodoks fikirlerle hiç temas etmez. Anlatısında Ehl-i sünnet’in pîrleri olan Hacı Bayram Veli, Abdülkuddus gibi sufî-ulema şahsiyetlerine hürmetle yer verir. Eserde gaziliğin İslam hizmeti olarak görülmesi, Osmanlı hanedanının dinî ve millî meşruiyetini perçinleyen bir unsurdur. “Mücahid gazi” sıfatıyla padişahların İslam’ın nöbetini üstlendiği söylenir.

Rakip tarihî anlatılara karşı Âşıkpaşazâde mesafeli ve eleştireldir. Ahmedî gibi İran etkisindeki tarihçiler veya Safevî propagandasına prim verenler yerine kendi aşiret geleneğini ve menkıbı esas alır. Bu bakımdan 15. yüzyılda farklı versiyonları dolaşan Osmanlı’nın kuruluş hikâyelerinden ulusçu Türk İslam vurgulu olanları benimser. Dahası eser, sonraki yüzyıllarda yayılan dönemin resmi bakış açısının öncüllerindendir; örneğin Neşrî gibi tarihçiler, Âşıkpaşazâde’yi temel alarak Osmanlı’ya ait “resmi” bir anlatıyı oluşturmuştur. Genel olarak Âşıkpaşazâde, eserinde hanedanın itibarını koruma, derviş geleneğini öne çıkarma ve saray entrikalarına dikkat çekme eğilimindedir.

Dil, Üslup ve Edebî Özellikler

Âşıkpaşazâde’nin dili dönemin Osmanlı Türkçesidir; Arapça ve Farsça unsurlar içerir, fakat bunlar ağır kullanımdan ziyade yer yer gözlenen sözcüklerdir. Üslûp bakımından eser son derece sadedir. Yazı diliyle konuşma dili arasında bir noktada durur; halkın anlayacağı türden ifadeler kullanır. Bu sadelik nedeniyle metnin bir halk destanı havasında olduğu vurgulanır. Cümleler kısa, anlatım açık olup, amacı bilgi aktarmaktır. Eserde şiir tarzı na’tlar ve kasideler de bulunmaktadır; bunlar bazen kişinin menkıbeleri veya kahramanlık tasvirleri şekline girer. Ancak bu nazım parçalarının edebî değerinin düşük olduğu, üslûbun sekî ve olağanüstü imgelerden kaçındığı görülür.

Anlatım tekniği özellikle soru-cevap münazaraları üzerinden ilerler. Örneğin bir “soru” bölümünde “Şevgüle nedir?” diye sorulur, “Şevgüle, önü kısa arkası uzun, içi deriyle kaplı bir takkedir” gibi cevaplar verilir. Bu diyalojik anlatım, yazarın hem hocalık yapan bir yetişkin hem de tarih anlatan bir ‘öğrenci’miş gibi ikili bir rol üstlendiğini gösterir. Eserin finalinde müellif kendi ifadesiyle “Fakir, kısa kısa da olsa yazdım” diyerek eser boyunca aktardığı bilgilerin kendi gözlemlerine dayandığını hatırlatır. Dil ve üslûp bakımından Tevârîh-i Âl-i Osmân’ın önemli bir özelliği de düz yazı ile mensur anlatım arasındaki uyumdur: Gerektiğinde halk hikâyeleri, nesir anlatımı ve nazım iç içe geçer, fakat genel ahenk bozulmaz. Sonuçta eser, üst düzey edebî bir eser değil, dönemin yazı diliyle akıcı bir halk tarihi metni niteliğindedir.

Tevârîh-i Âl-i Osmân’ın Tarih Yazımı Açısından Önemi: Diğer Tarihçilerle Karşılaştırma

Âşıkpaşazâde Tevârîh-i Âl-i Osmân, Osmanlı tarih yazıcılığında dönüm noktası sayılır. Sultan I. Murad’dan başlayıp II. Mehmed’e dek uzanan geniş zaman dilimi, eserin zengin kaynakça ve menkıbnâme geleneği onu ilk standart Osmanlı kronikleri arasında kılar. Çalışma, yazıldığı 15. yüzyılda Neşrî başta olmak üzere sonraki tarihçilere de kaynaklık etmiştir. Mevlânâ Neşrî’nin Cihannüma’sı, Âşıkpaşazâde’den devraldığı pek çok olayı derli toplu şekilde yeniden anlatır. Dolayısıyla Âşıkpaşazâde’nin verdiği menkıbe ve destan unsurları tarih literatüründe “kanonik” Osmanlı tarihi yorumunun temelini oluşturmuştur.

Diğer Osmanlı tarihçileriyle karşılaştırma yapıldığında şu noktalar öne çıkar:

  • Mevlânâ Neşrî (ö. 1492): Neşrî Kitab-ı Cihannüma adlı eserinde Âşıkpaşazâde’yi ana kaynak olarak kullanmıştır. Anlatım olarak daha düzenli ve resmî bir stil benimser, ancak kahramanlık hikâyeleri ve gazilik anlayışı ise doğrudan Âşıkpaşazâde’den gelir. Neşrî, Osmanlı kuruluşunun mitlerini sistematik biçimde yeniden derleyerek sonraki tarihçilerin el kitabı olmuştur.
  • Oruç Bey (ö. 1551): Karamanoğlu soyundan gelen bu tarihçi, XVIII. Osmanlı padişahlarına kadar giden bir Tevârîh yazmıştır. Kuruluş dönemini de anlatan Oruç Bey, yer yer Âşıkpaşazâde’yle örtüşen efsanevi anlatılar kullanır ancak kendi döneminin coğrafya ve yer adları bilgisini de aktardığı için özellikle Anadolu’daki fetihler açısından zengin bilgi verir. Üslûp olarakÂşıkpaşazâde’ye göre daha akademik bir dil dener; kardeş şehzadeler, sancak sistemi gibi konularda farklı ayrıntılar içerir.
  • Kemalpaşazâde (ö. 1534): Orhan Gazi hazretleri ile diğer Osmanlı padişahlarının tarihini Farsça bir Tevârîh-i Âl-i Osmân kitabında topladığı için döneminin en kapsamlı kronikçilerindendir. Kemalpaşazâde, Türkçe eserler arasındaki örneği bulunmayan ağır bir üslûpla yazmıştır. Âşıkpaşazâde’nin aksine her ne kadar gazi anlayışını kabul etse de metnine dönemin klasik edebî üslubunu yansıtır. Dolayısıyla Kemalpaşazâde’nin anlatısı akademik bir tarih kaynağı sayılırken, Âşıkpaşazâde’ninki daha çok halk geleneği cephesinden tarih yazımı olarak değerlenmiştir.

Sonuç olarak, Âşıkpaşazâde’nin tarihçiliğe katkısı büyüktür. Osmanlı’nın kuruluş dönemine ait menkıbeleri ilk kez kapsamlı biçimde yazıya aktarmış, bu sayede hanedan meşruiyetine dini ve kültürel motiflerle güçlü bir zemin hazırlamıştır. Çalışması, XV. yüzyılda başlayan Osmanlı tarih bilincinin temel taşlarından biri olarak görülür. Modern Osmanlı araştırmalarında Tevârîh-i Âl-i Osmân hâlâ başvurulan bir kaynak konumundadır. 2003’te Kemal Yavuz ve M.A. Yekta Saraç tarafından yapılan neşri ve öncesinde 1914, 1929 gibi ilk baskıları, eserin erişilebilirliğini artırmıştır. Günümüz tarihçileri Âşıkpaşazâde’yi Kuruluş Dönemi Osmanlı Araştırmaları kapsamında değerlendirir, eserin sağladığı menkıbevi bilgiler ve gaziliğe dair perspektifler Osmanlı’nın doğuş mitlerini anlamada kilit veriler sağlar.

Kaynakça 

  • Aşıkpaşazâde, D. (2003). Osmanoğulları’nın Tarihi (K. Yavuz & Y. Saraç, Haz.). İstanbul: K Kitap.
  • Aşıkpaşazâde, D. (1947). Menâkıb-ı Âl-i Osmân (N. Atsız, Haz.). İstanbul: Türkiye Yayınevi.
  • Özcan, A. (1991). Âşıkpaşazâde. DİA – Diyanet İslâm Ansiklopedisi, c.4, İstanbul.
  • Turhan, F. S. (2003). Âşıkpaşazâde. Osmanoğulları’nın Tarihi (Kemal Yavuz–Yekta Saraç neşri). Dîvân İlmî Araştırmalar Dergisi, 15(2), 239–246.

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.