Günther Anders’ın İnsanın Eskimişliği Eserine Genel Bakış


Kitabın Adı:
İnsanın Eskimişliği  
Yazar             :
Günther Anders

Çevirmen:
Sayfa:
672 
Cilt:
Ciltsiz 
Boyut:
16 X 23,5 
Son Baskı:
08 Ocak, 2026 
İlk Baskı:
08 Ocak, 2026 
Barkod:
9786253892357 
Kapak Tsr.:
Editör:
Kapak Türü:
Karton 
 
Yayın Dili:
Türkçe 
 
 
 
Orijinal Dili:
İngilizce 
Orijinal Adı:
Die Antiquiertheit des Menschen   








Günther Anders’ın İnsanın Eskimişliği Eserine Genel Bakış

Giriş: Günther Anders kimdir, kitabın yazılma amacı ve önemi

Günther Anders (1902–1992), II. Dünya Savaşı öncesi Alman-Jewish entelektüel kuşağının önemli bir filozof ve eleştirmenidir. Walter Benjamin’in kuzeni ve Hannah Arendt’ın ilk eşi olan Anders, Husserl ve Heidegger gibi ünlü düşünürlerle öğrenim görmüş; 1933’te Nazi rejiminden kaçarak önce Paris’e, sonra Amerika’ya sürgüne gitmiştir. Bu kırılmalar, Anders’ın yaşamını “parçalar halinde” sürdürmesine yol açmış, ama aynı zamanda onun duyarlılığını da şekillendirmiştir. Özellikle 1945’te II. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru duyduğu Auschwitz Yahudi Soykırımı ve Japonya’ya atılan atom bombaları şoku, Anders’ın hayatının merkezinde yer almıştır. O, Hiroşima’nın “insanlık için sıfır saat” (Stunde Null) olduğu kanaatine varmış, bu trajedinin ardından tüm yaşamını nükleer tehdide karşı uyarmaya adamıştır.

Anders’ın başyapıtı olarak kabul edilen İnsanın Eskimişliği (Almanca Die Antiquiertheit des Menschen) iki ciltten oluşur. Birinci cildi 1956’da, ikinci cildi ise üç yıl sonra yayımlanmıştır (ikinci cildin ilk versiyonu 1964’te, genişletilmiş versiyonu 1980’de basılmıştır). Bu eser, teknik ve endüstriyel uygarlığın insanlık üzerine etkilerini kapsamlı bir biçimde ele alan büyük bir analizdir. İlk ciltte “ikinci endüstri devrimi” çağındaki insan ruhu irdelenirken, ikinci ciltte “üçüncü endüstri devrimi” dönemi – özellikle nükleer çağ – odağa alınmıştır. Anders, bu çalışmasında teknolojinin insanı eskittiğini, insanın kendi yarattığı sistemlerin hızı ve karmaşıklığı karşısında duygusal ve ahlaki olarak geri kaldığını ileri sürer. Eser, Soğuk Savaş dönemindeki nükleer korku iklimi içinde hem felsefi hem toplumsal bir uyarı niteliği taşımaktadır. Anders kitabını, ‘öngörülerinin gerçekleşmemesini umduğunu’ belirterek bitirmiştir; günümüz dünyasına baktığımızda ise bu umudun ne denli hâlâ canlı olduğuna tanık oluruz. İnsanın Eskimişliği, Batı düşüncesinde teknolojiyi eleştiren eserler arasında mihenk taşıdır; modern insanın yabancılaşmasını, teknolojik gelişmenin etik sonuçlarını ve toplumsal dokudaki kırılmaları kapsamlı biçimde sorgulamıştır.

Teknik uygarlığın yükselişi ve insanın "eskimişliği" kavramı

Anders’ın analizine göre modern teknik uygarlık o denli hızla ilerlemiş ve karmaşıklaşmıştır ki artık “insanlık” bu gelişmenin gerisinde kalmıştır. “İnsan eskimişliği” (Antiquiertheit des Menschen) kavramı, tam da bu durumu tanımlar: İnsan, kendi yarattığı teknolojik dünya karşısında yetersiz, donuk ve değersiz hale gelmiştir. Federico Monaro’nun ifadesiyle, makineler karşısında “şekilsel açıdan sabit; ahlaki açıdan özgür olmayan” insan, teknik ürünlerin önünde adeta “hatalı bir yapı” (faulty construction) olarak kalır. Monaro’nun alıntıladığı Anders metninde insanlar “mümkün mertebe değişmeyecek” olarak tanımlanır; makineler ise tam tersine “özgür, dirençli, değiştirilebilir” özelliklere sahiptir. Bu bakış açısının sonucu, dünyayı makinelerin gözünden değerlendirdiğimizde insanın “ölü ağırlığı” haline gelmesidir: “Makineler özgür, insanlar ise özgür olmayan” durumuna düşeriz.

Bu tespitler, Anders’ın insanın biyolojik sınırlılığı ile teknolojik ürünlerin dayanıklılık ve mükemmelliğinin karşılaştırılmasıyla beslenir. Finite (ölümlü) ve kırılgan insan, ürettiği alet ve makinelerin ömrü ve işlevselliği yanında sönük kalır. Anders bunu şöyle ifade eder: “İnsanlar kısa ömürlü, ölümlü. Eğer isterlerse ürünlerine verebildikleri kalıcılık – hatta ölmezlik – ile insanlar asla yarışamazlar”. Kısacası insan, ürettiği ürünlere verdiği üstün özellikleri paylaşamaz; nesnelerle eşzamanlılaştırdığı başarısızlığın, kendi “dezavantajı” olarak kalır. Teknolojik dünyada insan, ürünlerinin yaratıcısı olmakla birlikte onlarla birlikte ölümsüzleşemez. Ayrıca makineler, Platon’un ideaları gibi sabit ve çoğaltılabilir formlarda iken, insanlık ise geçiciliğe hapsolmuştur.

Bu ontolojik ayrışma duygusu, Anders’a göre derin bir tatminsizlik ve “aşağılanma” duygusu doğurur. İnsan, yarattığı nesnelerin teknik mükemmelliklerinin kıskacında, kendi eksikliği ve yetersizliğiyle yüzleşir. Nitekim, Monaro’nun çalışmasından aktardığı Anders alıntısında, insana özgü sınırlılık ile nesnelere tanınan “ölümsüzlük” arasındaki uçuruma işaret eder: “Sanayi-Platonizmi” olarak tanımladığı bu tersinde-dünya durumu, makinelerin insanı hem zekice hem de süresel olarak gölgede bırakmasını anlatır. Böylece teknik gelişme yalnızca verimliliği arttırmakla kalmaz, aynı zamanda insanı zihinsel ve bedensel yetilerinde giderek geçersiz kılar.

Anders’ın vurguladığı bu “eskimişlik” algısı, dönemin yükselen “sürekli yenilenme” kültürüyle çelişir. Yeni bir makine, eski insanı daha çabuk değersizleştirirken; tüketim toplumu, insanları tek tek bireyler olarak izole eder, onları birbirinden koparır (bunu sonraki bölümde detaylandıracağız). Bu bağlamda “eskimiş insan” tabiri, insanın sadece teknolojik değil, aynı zamanda ekonomik ve toplumsal düzeyde de sistem tarafından geri bırakılmışlığını da ima eder. İnsan, artık teknolojinin ürettiği dünyayı aktif olarak anlamlandıran bir özneden çok; bu dünyanın gerisinde kalmaya mahkûm bir yarı-nesne olarak görülür.

Teknik uygarlığın yükselişiyle insanın gerisinde kalma duygusu, Anders’ın felsefî antropoloji projesinin de merkezindedir. Erken dönem çalışmalarında insanın “dünya-dışı” (Weltfremdheit) bir varlık olduğuna dikkat çeken Anders, İnsanın Eskimişliği’nde bu fikirleri teknolojinin pratik sonuçları olarak açıklar. İnsan yalnızca teknolojiyi üretip kullanan değil, aynı zamanda teknolojinin yarattığı hayalet dünyaya teslim olan, “tekno-ölümsüzlük” karşısında yetersiz görülen bir varlık olarak tasvir edilir. İlk endüstri devriminden itibaren makineleştirilen topluma uyum sağlamak için insanın kendini değiştirmesi gerekmektedir; Anders’a göre bu uyum süreci insanın normal özelliklerinden uzaklaşması, bir bakıma özdeşliğini terk etmesiyle mümkündür. Sonuçta “eskimişlik” duygusu, insanın kendi çağında kendini eski ve yetersiz hissetmesi olarak tanımlanabilir.

Promethean utanç: İnsan-makine ilişkisi bağlamında öz-değersizlik duygusu

Günther Anders’ın belki en çok bilinen kavramlarından biri **“Promethean utancı”**dır. Bu terim, insanın kendi ürünleri karşısında duyduğu aşağılık hissini ve değersizlik duygusunu ifade eder. Bildiğimiz miti düşünürsek, Prometheus’un ateşi insanlara vermesiyle karşılaştırır; tıpkı Prometheus gibi insan da kendi yarattığı ateş (teknoloji) karşısında utanç duyar. Anders bunu şöyle özetlemiştir: yeni bir utanma biçimi keşfettiğini, bunu geçici olarak “Promethean utancı” diye adlandırdığını söyler: “İnsan yapımı nesnelerin utanç verici derecede yüksek kalitesi karşısında duyulan utanç”. Yani insan, kendi elinden çıkan makinelerin üstünlüğü ve mükemmelliği karşısında kendini aşağılanmış hisseder.

Bu utanç, insan-makine ilişkisini yeniden yorumlayan bir kendini değersizleştirme deneyimidir. Andersen otobiyografisinde de belirttiği gibi, makineler insanlardan daha esnek, daha dayanıklı ve daha masrafsızdır. İnsan da aslında bir “kusurlu yapı”dır; yaratıcılarından daha kısa ömürlüdür, daha zayıftır, daha az güvenilirdir. Bu farkındalık, insana derin bir varoluşsal memnuniyetsizlik getirir. Monaro’nun aktardığı ayrıntıda Anders şunları yazmıştır: “İnsanlar insanlar ürettiği nesnelerin gömümselliğine yetişemiyor: ölümlülükleri ve sınırlılıkları bizi utandırıyor.” Gerçekten de insan, makinelerle karşılaştırıldığında hem güç hem süre açısından yetersiz kalır.

Anders’ın "Promethean utancı" kavramı, insanın artık kendi yarattığı teknoloji tarafından küçük düşürüldüğü bir durumu anlatır. Bu utanç, bir yandan “insan yapısının” yetersiz olduğunu kabul etmekle, diğer yandan bu durumun getirdiği sorumsuzluk hissiyle ilgilidir. Anders’a göre, insan ve makine arasındaki bu ontolojik kopuş, insanın makineler karşısındaki “aşağılık” duygusunu tetikler. Promethean utancı sadece bireysel bir psikoloji meselesi değildir; teknolojik üretimin toplumsal boyutlarını da eleştirir. O, şu tespitte bulunur: insan, teknik mükemmelliğin bilincine vardıkça kendini değersizleştirir. Teknolojinin artan gücü, insanın değer kavramını silikleştirir; insan, ürünlerinin “iletişiminden” yalıtılmış hisseder.

Promethean utancın toplumsal yansımalarına da dikkat çekilmiştir. Örneğin ABC Religion & Ethics’teki bir makalede Müller, bazen düşük pil bildirimi veren telefonun, bazen sosyal medyadaki derlenmiş imajımızın bile utanç hissi yarattığını yazar. Bu tip durumların Anders’ın tarif ettiği utanç “anlarına” örnek olduğu vurgulanır. İşte bu duygular, teknolojinin hayatımıza sinsice yerleştirdiği bir **“utançlık utancı”**dır; biz utancımızı inkâr etmeye ya da sosyal medyada itiraflar yapmaya yöneliriz.

Sonuçta Promethean utanç, insan-makine ilişkisini etik düzeyde sorgular. İnsan, yarattığı şeylerin gerisinde kaldığını kabul etmek zorunda kaldığı anda, özgürlüğü ile sorumluluğu arasında bir it dalaşı yaşar. Anders’ın ifadeleriyle, insan artık “makine gibi olma” arayışı içindedir: Başka bir deyişle, makinelerin eylemsizlik, itaat ve kusursuzluk idealine ulaşmaya uğraşıyor; bu arzu insanı daha da özgürsüzleştiriyor. Makinelere özgü mükemmelliği yakalama çabası, insanın kendi doğal sınırlarını reddetmesine ve nihayetinde kendini ihmal etmesine yol açar. Anders’ın bakışında, Promethean utanç salt bireysel bir psikolojik kriz değil, teknolojinin insan değerini altüst eden etik bir krizdir: İnsan değersizleşirken sorumluluk duygusunu yitirir, çünkü eserleri ile arasındaki neredeyse uçurumu kabullenmek kolay değildir.

Auschwitz ve Hiroşima: Kitlesel yok edicilik, sorumluluk ve etik kriz

Anders’ın felsefesindeki en dram yüklü bileşen, toplu imha ve savaş teknolojisiyle ilgilidir. O, Nazilerce planlanan Yahudi soykırımının fiziksel makineleşmesinden atom bombasının yıkıcı gücüne kadar bir kopukluk değil, süreklilik olduğunu savunur. Anders’a göre Auschwitz toplama kampları ile Hiroşima atom bombası arasında organik bir bağ vardır: İkisi de teknolojinin insan hayatını nesneleştirme yollarını sergiler. Bu konuda Anders şunları belirtmiştir: “Auschwitz ve Hiroşima, teknolojin üretici gücüyle gerçekleştirilen ölümün cisimleşmesinin iki klasik örneğidir”. Yani her iki felaket de, modern bilim ve endüstrinin olanaklarını savaş ve soykırım maksadıyla kullanmasıdır.

Bu bağlamda Anders, faillerin yaptıkları katliamı bir “iş” olarak algıladığını vurgular. Historical Materialism dergisindeki analizine göre Anders, infazcıların katliam görevlerini olarak gördüğünü yazar: “Bu imha eylemleri, iş olarak tanımlanmıştı… Sanayi çağı yaratıkları olarak bizlere öğretilen ‘işin kokusu olmaz’ ilkesiyle, üzerlerine verilen toplu katliam emirlerini diğer işler gibi vicdanlarını kullanmadan gerçekleştirdiler. Vicdanları sınır dışıydı (‘vicdana yasak’).”. Başka bir deyişle, katliamcılar “vicdanlarını serbest bırakan” (off limits) bir koşulla hareket etmiş, yaptıkları işin sonuçlarını kendi vicdanlarında sorumluluktan muaf tutmuşlardır. Bu tablo, sorumluluğun parçalanıp anonimleştirilmesiyle ilgilidir: Anders, failleri sıradan işçiler gibi davranmaya ikna eden bu mekanizmayı detaylarıyla yorumlar.

Anders için önemli olan, Auschwitz ve Hiroşima’nın sadece tarihsel olaylar değil, modern uygarlığın sonucunun örnekleri olduğudur. Ona göre Nazi Almanyası’ndaki Yahudi soykırımı, “şimdi eskimiş” sayılan bir insanlık anlayışını ortadan kaldırma denemesiydi; fakat asıl tehlike, bu deneyin teknolojik güç tarafından genelleşebilir hale gelmesindedir. “Eskimiş” insanlık kavramı buradan doğar: Modern savaş ve teknoloji, insan yaşamının kendisine “eskimişlik” muamelesi yapabilecek güçtedir. Anders bunu şöyle özetler: “Auschwitz’te ortaya çıkan dürtüler Nazizm’in yenilgisiyle bitmemiş; yeni biçimlerde tekrarlanabilir durumdadır. Genocidin özel biçimi, şuursuz teknik uygarlığın aldığı formdu, artık ‘modası geçmiş’ sayılan insanlığı yok etmeye meyilli bir eğilim modern uygarlığın kalbinde yatmaktadır”. Bu sözlerde, soykırım ile nükleer yıkım arasındaki süreklilik vurgulanır: Atom bombası, Nazi Almanya’sının sınırları dışına çıkmış “endüstriyel toplu katliam”ıdır.

Anders, atom bombasının Hiroşima’ya atılmasının, Nuremberg yargılamalarına tarihî meşruiyet bırakmadığını bile söyler. Zira Naziler suçlanırken, birkaç gün sonra zafer kazanmış taraf tarafından başka bir “insanlığa karşı suç” işlenmiştir. Bu gerçek, etik olarak şoke edicidir. Anders için Auschwitz ve Hiroşima, insanın makineden bağımsız eylemlerini aşan bir krizin belirtisidir: Teknoloji tüm insanlık kadar sorumludur. Yine de Anders, tüm suçu teknolojinin üzerine atarak insan iradesini yok sayan görüşleri reddeder; oysa günümüz tartışmalarında dahi “yeni apokaliptik cehalet” tehlikesi olarak makine etkisi vurgulanır.

Bu trajediler karşısında Anders’ın önerdiği tavır radikaldir: “Artık bütün insanlık, bu yıkım tehlikesine maruz kalmış vaziyettedir; buna uygun olarak sadece ‘hayatta kalanlar’ olduğumuzu kabul etmek ahlaken doğrudur” der. Yani nükleer çağda birer “hayatta kalıcı” (survivor) olarak yaşamak mecburiyetindeyiz – bu sözler, Yahudi kimliğinden kaynaklanan bilince sahip bir yazar olarak Anders’ın umut barındırmayan çıkmazını özetler. Sonuçta Anders, Auschwitz ve Hiroşima’nın ahlaki sorumlulukla dolu olduğunu ısrarla vurgular: Bu olaylar teknolojinin sonucu olsa da aslında insan tercihinin ürünüdür; insan eylemlerinin bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

Özetle, “Auschwitz ve Hiroşima” bölümü, insanlığın toplu imha kapasitesiyle yüzleşir. Anders’a göre bu felaketler insanın yaratma gücünün trajik boyutlarıdır ve moderniteyle iç içe geçtikçe etik krize dönüşen bu güce dikkat çekmek zorundayız. Faillerin vicdan yoksunluğu ve insanların “eskimiş” ilan edilişi, insan onurunun aşındırıldığı bir dönemi haber verir. Bu bağlamda İnsanın Eskimişliği, insani sorumluluk ve vicdan meselelerini zorunlu kılar; toplu imhayı sıradanlaştıran koşulları açığa çıkarır.

Medya ve iletişim: Görselleşen dünya, uzaklaşan gerçeklik

Anders’ın eseri, yalnızca savaş teknolojisini değil, kitle iletişim araçlarını da eleştirir. Radyo ve televizyonun yaygınlaştığı dönemde, yaşam tarzı ve algılar dönüştü. Anders’a göre radyo-televizyon gibi kitle iletişim araçları, bireyleri pasif izleyiciler haline getirir; katılımsal bir dünya yerine “hayalet bir dünya” yaratır. Bu durumu Anders şu cümlelerle dile getirir: “Televizyonu elbette bir ibadete katılmak için de kullanabilirsiniz. Fakat bizi gerçekten ‘etkileyen’ ya da ‘dönüştüren’ şey, bizim o ibadete katılmamamız, sadece görüntüsünü tüketmemizdir. Bu resimli kitap etkisi, vaaz edilen etkiyle değil, tam tersine onun tam zıddıyla sonuçlanır.”. Yani canlı ibadet ve törenler içselleştirilerek değil, uzaktan seyredilen bir imge haline getirilir. İnsanlar artık deneyime değil, onun resmedilmiş haline muhatap olur. Bu “görselleşme” çağı, gerçekliğin yerini görüntülere bıraktığı ve bireylerin kendilerini ekranlar karşısında yalıtılmış hissettiği bir dünyadır.

Anders medya eleştirisini daha da ileri taşır: Ona göre sorun sadece yayılan içerikte değil, ortamın kendisindedir. Uyarlandığı bir kaynağın biçimi, insanların yaşam tarzını ve eylemlerini belirler. Bir başka ifadeyle “bizi belirleyen sadece iletilen nesneler değil, medyanın kendisidir”. Libcom’da yer alan tercümesinde şöyle yazmaktadır: “Bizi işaretleyen, belirginleştiren, şekillendiren ve şekilden çıkaran, iletilen ‘iletişim araçları’nın nesneleri değil, iletişim araçlarının kendisidir...Onların sabit yapısı ve işlevi bize eylemlerimizin ve yaşamımızın tarzını belirler: kısacası bizi.”. Yani televizyon, radyo, fotoğraf gibi araçlar kendi iç işleyişleriyle hayatlarımızı biçimlendirir. Bu bağlamda medya, gerçekliği temsil eden değil, gerçekliği oluşturan bir güç haline gelir.

Anders ayrıca kitle kültürü ve tüketim ilişkilerini ele alır. Geçmişte sinemada büyük kalabalıklar tek bir filmi izlerken, yeni medya bireyleri evlerinde tekil izleyiciler olarak tanımlar. Ona göre “toplu tüketim artık bireysel performansların toplamı şeklinde gerçekleşmektedir”. Her tüketici, “kitle-insan”ın üretimine hizmet eden, karşılığında ücret almayan bir ev işçisi gibidir. Bu cümle “bugünün kitlesel tüketimi, bireysel performansların toplamı olarak gerçekleşir; her bir tüketici, kitle-insanın üretiminde çalışan karşılıksız bir ev işçisidir” şeklinde ifade edilir. Kısacası medya ile evlere yayılan kültür, bireylerin toplumsal eylem gücünü zayıflatır, onları tek başına ekran karşısında “kitle-rehberi” olmaya iter (Anders bunu “massen-Einsiedler” olarak betimler).

Anders, bu pasif tüketimin rahatsız edici yanını da vurgular. Radyo ya da televizyon izlerken bir süre sonra izleyici şaşkınlık içinde kendine şunu sorar: “Peki ben o anda ne yapıyordum? Gerçekten ne yapıyorum?”. Olaylar akıp gitmektedir ama izleyici pasif kalmıştır. Anders’a göre bu şekilde teknolojiyle olan ilişkide insan, gerçek dünyadan ve kendi aktif varlığından uzaklaşır. Görselleşen dünya, bireyleri izole ederken bir yandan da “dijital ölüler” gibi davranmaya zorlar: katılımdan uzak, izleyici konumuna hapsolan bireyler topluluğu.

Sonuç olarak, “Medya ve iletişim” boyutu Anders’ın eleştirisinde gerçeğin yitirilmesi ekseninde şekillenir. Toplumsal deneyimler artık doğrudan yaşanmak yerine, ekranlar aracılığıyla “resmedilir”. Bu durum insanları yabancılaştırır: Gerçekten insana dair hiçbir şeyi dokunamayacağı bir “illusoryetki” dünyası yaratır. Monaro gibi çağdaş yorumcular da Anders’ın düşüncesinin günümüzde sosyal medya, internet ve yapay zeka çağında yeniden önem kazandığını belirtir. Medyanın bizde yarattığı Promethean utancına ek olarak, gerçekliğe yabancılaşma hali de kritik bir tartışma konusu olmaktadır.

Modernite, yabancılaşma ve posthümanizme açılan kapılar

Anders’ın eleştirisi, geniş bir bağlamda modernitedeki yabancılaşma sorununu da ele alır. Hem Heideggerci bir varoluşsal tınıya sahiptir hem de Marxçı kapitalizm eleştirisini içerir. O, teknolojinin insan yaşamının bütün alanlarına nüfuz ettiğini vurgular; dolayısıyla yabancılaşma sadece fabrika işçilerinin değil, tüm insanlığın sorunudur. İnsanlar makinelerle bütünleşmeye çalıştıkça, makinelerin özelliklerini kendi değer sistemi olarak benimserler. Monaro’nun yazdığı gibi, insanlar artık “makinelere özgü geleneksel değerleri – verimlilik, öngörülebilirlik, uyum ve itaat” kendi yaşamlarına yansıtarak davranmaya başlar; bu da “gönüllü bir özdehümanizasyon” sürecidir. Yani modern insan, hayatta kalmak için makinelerin mantığını içselleştirir, bu da onu kendi insani doğasından uzaklaştırır. Anders bunu korkutucu bir geriye dönüş olarak değil, modern teknolojinin kaçınılmaz bir sonucu olarak görür.

Bu noktada, Anders’ın metaforik de olsa “ulus üstü yurtsuz” (Mensch ohne Welt) tutumu devreye girer. İnsanın dünyaya ait olmadığını hissetmesi, onu varoluşsal bir yabancılaştırmanın eşiğine getirir. Günümüzde sıkça konuşulan “posthümanizm” kavramı Anders’ın düşüncesinde önceden sezilmiştir. İnsan, teknolojinin ürünü olan “yeni insan” (nachmenschlichkeit) fikri üzerine düşünür. Eleştirel Posthümanizm literatüründe de belirtildiği gibi, Anders’ın bakışında insan doğası pozitif bir özü değil, bir “negatif antropoloji” ile tanımlanır: İnsan, “yapaylık insanın doğasıdır” diyen bir önermeyi savunur. Sonuçta Anders “insanların doğuştan eskimiş” varlıklar olduğunu söyler. Bu yaklaşım, insanı değişime açık, devamlı yenilenmesi gereken bir “imalat” olarak görür.

Bu çerçevede, modernite insanı statik bir özne olmaktan çıkarıp, makineler tarafından şekillendirilen bir arızi varlık haline getirmektedir. Günümüz yapay zeka ve robotik tartışmalarında da Anders’ın “Promethean boşluk” (Promethean gap) kavramı yeniden gündemdedir: İnsan, artık kendi emek ürünü makineler karşısında küçük düşmekte, rolünü kaybetmektedir. Monaro’nun çalışmalarında geçtiği gibi, Anders düşüncesi “insanın kendi uzmanlaşmış olduğu bilgiyi makinelere devretmesiyle insan egemenliğinin risk altında” olduğunu vurgular. Bu durum, insanın özünün ne olduğuna dair krizleri beraberinde getirir. Bir yandan insanın etik ve özgür irade sahibi olduğu inancı sarsılır; diğer yandan “yeni insan” tasavvuru (post-hümanist insan) tartışmaları açığa çıkar.

Kısaca, modernite çağında insan-makine ilişkisi Anders’da bir yabancılaşma hikâyesine dönüşür. O, teknolojinin insanı özünden uzaklaştırdığını ileri sürer. Bu eleştiri, aynı zamanda posthümanizme kapı aralar: Teknoloji tarafından yeniden tanımlanan insanlık fikrine, insanın “pozitif tanımları” bulunmadığı uyarısını getirir. İnsanın Eskimişliği, bu bağlamda insanın makine karşısında giderek yabancılaşması ve değerlerini yitirmesi üzerine derinlemesine düşünceler içerir. Anders’ın mirası, bugün insanlığı “insan-üstü” (posthuman) bir kurgudan ziyade, kendi sınırlılıklarıyla barışık bir varlık olarak görmenin yollarını aramaktır.

Sonuç: Anders’ın günümüz teknolojik ve etik krizlerine katkısı, eserinin felsefi mirası

Günther Anders’ın İnsanın Eskimişliği, çıktığı yıllardan bu yana teknolojik eleştiri geleneğini derinleştiren bir yapıt olmuştur. Eser, basımından yaklaşık yetmiş yıl sonra bile güncelliğini korumakta; birçok araştırmacı onun öngörülerini şu anda yaşadığımız teknolojik ve etik çalkantılara uyarlamaktadır. Günümüzde akıllı telefon ve sosyal medya bağımlılığının “Promethean utanç” tanımıyla anılması, Anders’ın fikirlerinin ne kadar öngörülü olduğuna işaret eder. Örneğin Christopher Müller, “vizyoner” olarak nitelediği Anders’ın çalışmalarının İngilizce dünyada giderek görünür olduğunu yazar. Yani Anders’ın insan-makine yabancılaşması ve toplumsal alienasyon analizleri, dijital çağın kafatasına da fitil olarak konmuştur.

Nükleer etik açısından da Anders’ın saptamaları vazgeçilmezdir. O, Hiroşima’yı herkesin meselesi olarak değerlendirir: “Hiroşima trajedisi, herkesle ilgilidir; zira artık bu, tüm dünyayı etkileyebilecek bir tekrarlama imkânıdır”. Bu tespit, nükleer silahlanmanın küresel barış üzerindeki hâkim tehlikesine dikkat çeker. Anders’ın fikirleri, bugün nükleer çatışma riskine karşı evrensel sorumluluk çağrısı yapmak için örnek gösterilir. Ayrıca Promethean utanç, yapay zekâ, biyoteknoloji ve iklim krizi gibi yeni teknoloji alanlarında etik uyarılarda kullanılmaktadır. Örneğin Monaro (2025) Anders’ın eleştirisinin yapay zekâ, otomasyon ve ekolojik çöküş gibi çağdaş sorunları önceden sezdiğini, bu alanlarda yeni etik ve politik çerçevelere ihtiyaç olduğunu vurguladığını belirtir. Bu, Anders’ın mirasının şimdiye kadar sınırlı kalmış disiplinler ötesi ekollere ilham verdiğini gösterir.

İnsanın Eskimişliği’nin felsefi mirası, basitçe geleneksel insan merkezli düşünceyi savunmakta değil; aksine “teknoloji karşısında insan” konusuna radikal bir bakış açısı getirmektedir. Eleştirmen Chris Müller’in yazdığı gibi, Anders’a göre insan “herhangi bir pozitif belirlenim” ile tanımlanamaz; negatif antropolojiyle (“insanlık yitimi”) üzerine gidilmesi gereken boş bir alandır. Anders’ın tanımıyla “insanlar doğuştan eskidir”; bu cesur önerme, insanın sabit bir özü olmadığını, sürekli olarak kendisini inşa eden-yıkan bir varlık olduğunu öne sürer. Bu fikirler, Posthümanizm ağında da ilkelleri oluşturur.

Sonuç olarak, Anders’ın İnsanın Eskimişliği eseri günümüzün teknolojik eleştirisi için bir rehber niteliğindedir. O, teknolojik gelişmelerin insanı hem bireysel hem toplumsal olarak nasıl yıprattığını anlatırken, aynı zamanda insanın varoluşunu ve etik sorumluluğunu savunmaya çalışır. Nükleer çağda insanlığın “hayatta kalanlar” olarak değil, evrensel bir vicdan ölçütü olarak düşünülmesi gerektiğini savunması, bugün atom tehditi konusunda hâlen yankı bulmaktadır. Medya eleştirisi ise bugünün ekran toplumu gerçekliğinden haberdar olmamızı sağlayan bir kavrayış sunar. Anders’ın kavramsal mirası, teknoloji uğruna insanı ihmal etmeyen bir gelecek tasarlama çabasını da içerir. Böylece İnsanın Eskimişliği, yalnızca dönemi için değil, gelecek kuşaklar için de düşünsel kaynak olmaya devam etmektedir.

Kaynakça

  • Anders, G. (1956). Die Antiquiertheit des Menschen. Band I: Über die Seele im Zeitalter der zweiten industriellen Revolution. München: C. H. Beck.
  • Anders, G. (1980). Die Antiquiertheit des Menschen. Band II: Über die Zerstörung des Lebens im Zeitalter der dritten industriellen Revolution. München: C. H. Beck.
  • Monaro, F. (2025). The Age of Machines: Anders on Work, Alienation and Promethean. Philosophy and Realistic Reflection, 2(2), 118–130.
  • Traverso, E. (yaklaş. 2023). Auschwitz and Hiroshima. Historical Materialism (Marxism and Critique of Antisemitism special issue), Çevrimiçi makale. (E. Fernbach çevirisi)
  • Müller, C. (2022, 3 Kasım). “The world without us”: Günther Anders and humanity’s exile in technology. ABC Religion & Ethics.
  • Müller, C. (2016, 23 Nisan). “We Are Born Obsolete”: Günther Anders’ın (Post)hümanizmi. Critical Posthumanism Network. (Chris Müller, Erişim tarihi: ...)

Hiç yorum yok

Blogger tarafından desteklenmektedir.