İnsanın Eskimişliği (Cilt I): İkinci Endüstri Devrimi Çağında İnsan Ruhu Üzerine — Günther Anders
Kitabın Adı:İnsanın Eskimişliği 1.Cilt - İkinci Endüstri Devrimi Çağında İnsan Ruhu Üzerine Yazar :Günther Anders
Çevirmen:Sayfa:672 Cilt:Ciltsiz Boyut:16 X 23,5 Son Baskı:08 Ocak, 2026 İlk Baskı:08 Ocak, 2026 Barkod:9786253892357 Kapak Tsr.:Editör:Kapak Türü:Karton Yayın Dili:Türkçe Orijinal Dili:İngilizce Orijinal Adı:Die Antiquiertheit des Menschen I. Über die Seele im Zeitalter der zweiten industriellen Revolution
İnsanın Eskimişliği (Cilt I): İkinci Endüstri Devrimi Çağında İnsan Ruhu Üzerine — Günther Anders
Giriş: Günther Anders’in Yaşamı ve Düşünsel Bağlamı
Günther Anders (1902–1992), Nazi Almanyası’ndan kaçmak zorunda kalmış bir Avusturyalı filozoftur. Husserl’le doktora yapmış, daha sonra Heidegger’in öğrencisi olmuş, Hannah Arendt’in kocası ve Walter Benjamin’in kuzeni olarak Almanya’da ve sürgünde çeşitli entelektüel çevrelerle ilişkiler kurmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nı Amerika’da bir yandan sendika işçiliği ve fabrika işçiliği yaparak diğer yandan Frankfurt Okulu seminerlerine katılarak geçirmiş, nükleer döneme duyduğu kaygıyı bu yıllarda biçimlendirmiştir. 1950’lerde Avrupa’ya dönüp ilk felsefi yapıtı Die Antiquiertheit des Menschen (Türkçesi İnsanın Eskimişliği) üzerine çalışmış, birinci cildi 1954 yılında tamamlamıştır. Bu başyapıtında Anders, Heidegger’in günlük dile yakın “impressionistic/occasional” felsefi üslubunu benimseyerek, savaş ve nükleer felaketler deneyiminin yarattığı tahribatı ve teknolojinin insan üzerindeki psikolojik etkilerini keskin bir dille ele alır. İnsanın Eskimişliği Türkiye’de Herdem Belen – Hüseyin Ertürk çevirisiyle yayımlanmış (Alfa, 2 cilt bir arada, 2026); kitabın tanıtımında Anders, “teknolojinin insanı nasıl ‘eskittiği’,” nükleer tehdit, tüketim kültürü ve doğadan yabancılaşma temaları üzerinden ele alındığı vurgulanmaktadır.
İkinci Endüstri Devrimi ve Teknik Uygarlığın Doğası
Anders’in eserindeki “ikinci endüstri devrimi” tabiri, 20. yüzyıl ortasındaki teknolojik çağın niteliğine işaret eder. Ona göre geleneksel “tool” (alet) seviyesindeki teknolojiden tümüyle farklı olarak, bugünkü makineler kendi dinamiklerine sahip özerk sistemlere dönüşmüştür. Bu durum insan-makine arasındaki yetenek farkını derinleştirmiştir: “Araçlar (ekstansiyonları) yerine iç dinamiği olan makineler geçmiş, bununla insanın olanakları ile üretebildikleri arasındaki uyumsuzluk büyümüştür; bu da insanın eskiliğinin başlangıcı olmuştur*. Bu bağlamda “teknik uygarlık”, artık insan eliyle üretilmiş araçların ötesinde kendi tarihini yazan bir güç haline gelmiştir. Anders, “teknolojiyi nötr bir araç” saymaz; teknolojik sistemlerin belirli ekonomik, sosyal ve politik koşulları ürettiği ve karşılığında insan hayatını dönüştürdüğü şeklinde bir dil kullanımını benimser. Yani makineler, insanı kendi varoluşundan sorumlu olmaktan uzaklaştırıp bakıma muhtaç bir varlık durumuna sokmuş, insanın artık bir ‘işlemci’ değil ‘bakım görevlisi’ (objektörhirt) konumuna geldiğini yazar.
Anders’e göre, İkinci Endüstri Devrimi çağını diğerlerinden ayıran en temel nokta artık üretilenin niceliği veya kimin ürettiği değil, ünsa edilen ürünün niteliğidir. Eskiden tartışma küçük işletmeleri iflasa sürükleyen rekabete dayanırken, artık sorun atom bombası veya “günümüz insanı” gibi ürünlerin ta kendisidir. Bu bağlamda teknik uygarlık, tüm toplumsal katmanları etkileyen küresel bir fenomendir: “Her yanda, insanın kendi ürettiği şeyler yüzünden dönüşmesi ya da yok olması yakıcı gerçeği” halini almıştır. Yani teknolojinin gücü, sınıf, ulus ya da ideolojik ayrımları aşıp tüm insanlığı tehdit eder hale gelmiştir. Bu teknik medeniyet insan-makine karşıtlığını tersine çevirerek, artık makinaların üstünlüğü karşısında insanın tarihsel ve biyolojik olarak eskime tehlikesiyle karşılaştığı bir dönem olduğunu gösterir.
Promethean Utanç Kavramı ve İnsan-Makine Karşılaştırması
Anders’in en ünlü kavramı “promethean utanç”tır. Bu, insanın kendisinin yarattığı makineler ve teknolojiler karşısında hissettiği bir aşağılık duygusu ve utançtır. Meier’in özetine göre Anders’e göre insan, makineye karşı utanç duyar; çünkü makine “sonsuz derecede üstün ve dayanıklı” görünmektedir, bu duyguya Anders “prometheische Scham” adını vermiştir. Bir diğer deyişle, Prometeus mitinden hareketle, insan kendi evladiyelik (doğal) durumunu büyük yapay ürünlerle kıyaslayınca mahcup olur. Anders’in gözünde özellikle modern fabrika ürünlerinin “muazzam kalitesi” insana hem hayranlık hem de utanç duygusu yaşatır: “Üretilmiş şeylerin ‘teşhir edilecek derecede’ yüksek kalitesi karşısında utanıyoruz.” Bunu neden diye sorunca Anders’in cevabı nettir: “Çünkü doğmuş olduğumuz ve üretilmiş olmadığımız için utanç duyuyoruz.”. Yani insan, “kendisi gibi yaratılan” bir varlık olmadığını görerek, makinalar kadar işlevsel, kusursuz ve güçlü olamamasının yarattığı yeni bir ürpermeyle yüzleşir.
Promethean utanç, insan ile makine arasındaki “ucurum” (Promethean gap) kavramıyla da ilintilidir. Anders, imgelem gücümüz ile üretim kapasitemiz arasındaki farkın sürekli büyüdüğünden söz eder: artık “insan doğası gereği, tasarlayabileceği şeyler açısından eskimiştir”. Başka bir ifadeyle, insan inşa edebileceği otonom araçları hayal etmekte zorlandığından, yaptığına dair bir sorumluluk veya etik konumlandıramaz. Bu nedenle, insan yaptığı teknolojik icatları uzaktan izleyen bir yabancı gibidir; “Promethean utanç”, hem makinelere benzer şekilde hareket etmeyi istemekten hem de kendi yetersizliğini kabul etmekten kaynaklanır. Neticede Anders, insanın modern dünyada yaratıcı kapasite bakımından geride kalmış bir varlık olarak konumlandığını söyler. Bu karşılaştırma, insana “eskimiş” bir varlık damgası vurur: “İnsan olma –esasında yaşamın kendisi– artık eski moda bir varoluş şekli gibi görünmekte; insan, emek yoluyla artık kendisini gereksiz kılan ürünler meydana getirmektedir.”.
Üretim-Tüketim Kültürü ve Bireyin Ruhsal Yabancılaşması
Modern teknik medeniyet içinde Anders’e göre üretim ve tüketim toplumsal yaşamı bütünüyle yeniden düzenlemiştir. Klasik dönemde emek, üretici ve tüketici ayrımı belirginken, günümüzde herkes neredeyse bir makine ürününün hem üreticisi hem kullanıcısı konumundadır: “Bugün toplumun tüm katmanlarını baştanbaşa katediyor, ‘perde’ tanımıyor; her yanda, insanın kendi ürettiği şeyler yüzünden dönüşmesi ya da yok olması yakıcı gerçeği”. Bu anlamda, teknik dünya işbölümü ve profesyonel uzmanlaşma sonucu insanı kendi yarattığı sistemin bir parçası hâline getirirken, bireysel sorumluluk duygusunu zayıflatır. Anders, işçinin yaptığı işe duyduğu yabancılaşmayı yıllar öncesinden fark etmiş ve bu yabancılaşmayı genel toplum için de öngörmüştür. Nitekim o, özel tüketim kültürünün insanı anlamsızlaştırdığına, yaşamı metalaştırdığına dikkat çeker; kitabının tanıtımında bunu “insanın kendi yarattığı teknolojik dünyada anlamını yitirmesi, yokoluş tehdidiyle yüzleşmesi” şeklinde vurgular.
Bu çerçevede, Anders’in dilinde “ürün” kavramı sadece atom bombası gibi nesnel silahları değil, bizzat kendimizi de tanımlar. Türkçedeki çeviride bile “günümüz insanı (kendisinin üretilmesini… endüstriyel üretilmiş dünya ve düşünce görünümlerinin tüketicisi olarak deneyimlediği için)” ifadesi yer alır. Yani modern birey, yapay dünyaların tüketicisi haline gelmiş ve kendi üretiminin bir parçasıdır; bu da kendisine yabancılaşmasına yol açar. Anders bu durumu “teknik uygarlığın insanı eskitlemesi” olarak değerlendirir: birey, sürekli değiştiren ve kısıtlayan teknik sistem içinde özünü kaybetmekte, “üretim-tüketim döngüsü”ndeki rolüyle adeta atomize olmaktadır. Bu temalar, onun nükleer silahların yanı sıra çevre krizleri, günlük yaşamın ticarileşmesi gibi güncel meseleleri önceden sezip irdelemesine zemin hazırlamıştır.
Algının Dönüşümü: İmge, Medya, Temsil ve Gerçeklik
Anders, kitle iletişim araçlarının düşünce ve algıyı radikal biçimde dönüştürdüğünü savunur. Özellikle televizyona yönelik eleştirisiyle bilinir. Ona göre televizyon gerçekliği asla tam anlamıyla yansıtmaz; yalnızca olayların bir yönünü sunarak izleyiciye nesnellik yanılsaması verir. Bu durumda, televizyon izleyicisi içi doldurulmuş bir bilgi pınarıyla değil, başkalarının önceden seçtiği görüntülerle beslendiği için nesnel gerçeklikten kopar. Anders bu durumu şöyle özetler: “Ekranda ne gösterilirse gösterilsin farketmez; önemli olan, bir şeyin gösteriliyor olmasıdır. Televizyon görüntüsü gerçeğin bir yansımasıymış gibi davranır ve böylece bu gerçeğin modelini oluşturur. Yalan, bu yalanı kendini doğru olarak yeniden kurgulayarak doğrulamış olur.”. Yani televizyon bir boomerang etkisi yaratır: insan izlediğine göre davranır; gerçeğin temsilini izlediği için gerçek onun için gerçeğe dönüşür. Sonuçta, gerçek ile onun görüntüsü arasındaki sınır ortadan kalkar, bu da toplumsal bilinçte kalıcı bir yanılsama doğurur.
Bu medya- imgesi dönüşümü, bireysel ve toplumsal psikolojide yeni durumlar yaratır. Anders, televizyonun “izole kitle eremiti” (mass hermit) tipi insanlar ürettiğini belirtir. Evde bireysel olarak geçirilen süre artmış, ortak kültürel paylaşımlar azalmıştır. Özellikle radyo ve televizyonda sunulan ürünlerin “aldatıcı bir samimiyete sahip ruhlarımsı varlıklar”a benzetilerek mekanik bir biçimde evimize girdiği eleştirilmiştir. Anders, bu cihazlarla geçirilen vakit sayesinde “kendimizden ve dünyadan daha önce hiçbir şeye bu kadar koparılmadığımızı” vurgular: bu “hayalet köleler”, yani televizyon ve radyonun sürekli ekran başına getirdiği temsiller, insanı görünüşte yakın fakat gerçekte yalıtılmış bir yalnızlığın içine hapseder. Sonuçta imge ve gerçeklik arasındaki fark bulanıklaşır; bireyler gerçeklikle değil, onun temsilleriyle kurdukları yapay bir ilişki içinde varlıklarını sürdürür.
İnsan Onuru, Etik Sorumluluk ve Teknolojik Güç
Anders’in felsefesinde teknolojinin yükselişi beraberinde büyük bir etik sorumluluk meselesi getirir. Ona göre çağımızın temel görevi, “insana makineler karşısında egemenlik” kazandırmaktır. İnsan onurunu korumak için körü körüne teknoloji düşmanlığına girilmez; aksine makineleşmeyi kavrayacak bilinçli refleksiyonlar ve gerekirse eylemler planlanmalıdır. Özellikle nükleer tehdit altında, Anders tüm insanlığa bir “Hipokrat yemini” çağrısı yapar: hiçbir insan, öncesinde incelenmemiş doğrudan veya dolaylı yok edici bir işe katılmamalıdır. Bu, ‘yaparım o zaman yapabilirim’ anlayışının değil, ‘yapmam öyleyse yapmalıyım’ sorumluluk duygusunun geliştirilmesini içerir.
Teknoloji çağında iş bölümü öylesine artmıştır ki, işçi genellikle ürünün bütünüyle teması olmadan mekanik bir görev yapar. Bu durum ahlaki bakımdan tehlikelidir: “Ürün ve üretimi birbirinden koparılmıştır; gaz ve suikast makineleri gibi bir ürünün ahlaki statüsü, üretiminde rol alan insanın ahlakına gölge düşürmez; katılımcılar bu sayede ahlaken sorumsuzlaştırılır”. Yani atom bombası veya bir kimyasal silahın ortaya çıkışında, siparişi veren tüm sorumluluğu almadığı sürece imalatçı tek tek işçi suçsuz addedilir. Anders, bu durumdan kaygı duyarak, insanın sorumluluk duygusunun ancak vicdani bir dönüşümle yeniden inşa edilebileceğini savunur. Bu nedenle “ahlaki hayal gücü”nün geliştirilmesi gerektiğini söyler: insan, imkansız gibi görünen senaryoları önce zihninde tasarlayıp sonuçları düşünmeyi öğrenmelidir.
Anders ayrıca “Promethean gecikme” (promethean lag) kavramıyla, insanın korkusu ve sorumluluğu arasındaki uçurumu tanımlar. Artık birkaç düğmeye basarak binlerce hayatı yok edebilecek teknolojilere sahibiz; ancak bu yıkımın boyutlarını kavlama yeteneğimiz eskisi gibi gelişmemiştir. Bu imgelem eksikliği, bizi apati ve ihmalkârlığa sürükler. Anders’in deyişiyle, “insanlık, henüz anlayamadığı şeyi bilemeyeceği için, bu alanda kimse yetkin değildir ve apokalips özünde yetkin olmayanların elindedir”. Sonuç olarak teknolojik güç arttıkça, insanlık kendini her zamankinden daha savunmasız ve sorumsuz hisseder; bu da “insan onuru”nun metalaştığı ve yok sayıldığı bir dünyaya dönüşebilir. Anders, tüm bu sebeplerle insanın teknolojik kudrete rağmen iradesini ve ahlaki özünü koruması gerekliliğini vurgular.
Sonuç: Çağdaş Anlam ve Miras
Günther Anders, eleştirel karamsarlığından dolayı uzun süre gölgede kalmış olsa da, bugün “21. yüzyılın unutulmuş peygamberi” olarak anılmaktadır. Çalışmaları, teknolojiyle dehşetengiz bir yakınlaşma yaşayan çağımız için öngörü dolu uyarılar içerir. Özellikle Anders’in, “teknolojik gücümüz arttıkça, küçülüp güçsüzleşeceğimiz” öngörüsü günümüzde dahi yankı bulmaktadır. Atom bombasını “insanlığın tehlikeli trajedisine ayna tutan nihai amblem” olarak tanımlayarak “bizim teknolojik gücümüz ne kadar artarsa, biz o kadar küçülürüz” demesi, insanlık onuruna dair hâlâ geçerli bir uyarıdır.
Ayrıca Anders’in tüketim kültürüne, medya-kültüre ve makineleşmeye dair analizleri günümüz dijital ve yapay zeka tartışmalarıyla paralellik gösterir. Örneğin “üretebildiğimiz şeyi düşünememe” sorunu, güncel iklim ve etik krizlerinde hâlâ insanlığı felce uğratan bir bilinç sorunudur. Nükleer silahlardan iklim değişikliğine, akıllı makinelerden sosyal medyanın yönlendirdiği gerçeklik algısına kadar pek çok mesele, Anders’in öngörücü eleştirileriyle yeniden düşünmeye açıktır. Bu açıdan Anders’in mirası, günümüz etik ve teknoloji tartışmalarında insan onurunun savunulması, insan-merkezli bir teknolojik gelişme tasarımı ve etik sorumluluk vurgularıyla hayat bulmaktadır. Anders’ın uyarıları, insanın yapay dünyadaki yeri ve özgürlüğü konusunda dersler sunmaya devam etmektedir.
Kaynakça
- Anders, G. (1956). Die Antiquiertheit des Menschen, Band I: Über die Seele im Zeitalter der zweiten industriellen Revolution. München: C. H. Beck.
- Anders, G. (2018). İnsanın Eskimişliği, Cilt 1: İkinci Endüstri Devrimi Çağında İnsan Ruhu Üzerine (H. Belen & H. Ertürk, Çev.). İstanbul: Alfa Yayınları.
- Borowski, A. (2018). Philosopher of the apocalypse: Günther Anders, a forgotten prophet. Aeon Essays.
- Meier, L. (2024). Prometheische Scham. In B. Irmak & W. Schaal (Ed.), Überforderung durch Technik und die psychischen Folgen (ss. 104–105). Berlin: Frank & Timme.
.jpeg)
Leave a Comment