La Première Histoire (İlk Hikâye) Üzerine Felsefi-Edebi Bir İnceleme
La Première Histoire (İlk Hikâye)
Üzerine Felsefi-Edebi Bir İnceleme
Giriş:
Frédéric Gros’un La Première Histoire (İlk Hikâye) romanı, 1. yüzyılda
Anadolu’da geçen bir Hristiyanlık hikâyesini anlatır. Romanın merkezinde
ikoniumlu genç aristokrat Theoklïa (Sainte Thècle) yer alır. Theoklïa, Paul de
Tarse’ın öğretileriyle tanıştıktan sonra nişanını bozup havarinin peşinden
gitmeye karar verir ve saflığına sahip çıkmayı bir direniş biçimi olarak
benimser[1]. Mezhebin kuruluş yıllarında kilise
otoriteleri için tehlikeli hale gelen Theoklïa, kendini imparatorun kuzeni bir
rahibe yakınında şehitliğe sürükleyecek olaylar silsilesiyle karşılaşır (bürüle
yakılmak üzereyken mucizevi biçimde kurtulur, vahşi hayvanların saldırısından
sıyrılır, kendini vaftiz eder). Roman, Theoklïa’yı Hristiyanlığın ilk kadın
şehidi olarak sunar[1] ve “İlk Hristiyan yazılı anlatı”
sayılan apokrif Paul ve Teoklïa’nın İşleri metnini çağrıştırır. Bu
inceleme, Gros’un romanının edebi yapısı ve temalarını; hafıza, anlatı, kimlik
ve travma gibi açılardan felsefi ve edebi çerçevede irdeler. Psikanalizden
anlatı felsefesine, varoluşçuluktan etik-estetik yaklaşımlara dek çeşitli teorik
perspektiflerle, Theoklïa’nın hikâyesini dönüştürücü bir anlatı olarak
değerlendireceğiz. Gelişme bölümlerinde bellek ve anlatı felsefesi, çocukluk
travması ve kimlik inşası, şiddetin psikolojik temsili ile hikâye anlatımının
iyileştirici işlevi gibi başlıklara odaklanacağız. Karşılaştırma olarak da
benzer temaları işleyen Marcel Proust, Maurice Blanchot ve Paul Ricoeur gibi
yazarların fikirlerine başvurulacaktır.
Bellek
ve Anlatı Yapısı
Gros’un romanı, bir yanıyla unutulmuş bir tarihin hatırlanması
çabasıdır. Theoklïa’nın destanı, genel Hristiyan anlatısının gölgesinde kalmış
bir “kadın sesi”nin tekrar duyurulmasıdır. Literatürde bellek, benlik ve anlatı
arasındaki ilişki sıkça vurgulanır. Örneğin Marcel Proust’un Kayıp Zamanın
İzinde adlı yapıtında hatırlama eylemi, anlatıcının benliğini var eden bir
süreçtir. Proust için “[u]yanıkken kim olduğumuzu bilmemizi sağlayan” şey
anılardır; unutulmuş bir uyandırışı andıran anı sayesinde “biz olduğumuz”
farkına varırız[2]. Bu çerçevede Proust, belleğin kişinin derinliklerine ulaşarak gerçek
benliğin ortaya çıkmasını sağladığını savunur (hatırlama “bizim olduğumuzu”
sağlar[2]). Gros’un romanında da Theoklïa’nın hikâyesi, bir bellek çalışması
gibi işlev görür; kaybolup gitmek üzere olan bir anlatıyı yeniden hayata
döndürür. Hafıza teması, özellikle Theoklïa’nın geçmişteki deneyimlerinin
(mucizevi kurtuluşlar, direnişi, dönemin sosyal yapısı) yeniden anlatımında öne
çıkar. Bu da romanın kurgusal yapısını hem geçmiş ve şimdiki zaman arasında
kurulmuş diyalektik bir akışla hem de unutulmuş bir geleneğin yeniden
kurgulanmasıyla genişletir.
Anlatı felsefesi bağlamında ise Paul Ricoeur’un “anlatı kimliği”
kavramı değerlidir. Ricoeur, kimliğin süreklilik (idem) ve değişim (ipse)
eksenlerini birleştimek için anlatının elzem olduğunu öne sürer[3]. Ona göre, birey kendini ancak yaşam öyküsünü anlatarak “kimin ne
yaptığını ve nasıl yaptığını” ifşa eder; bu süreçte karakterinin tarihsel
boyutunu benimser[3]. Romanda da Theoklïa kendi eylemlerini anlatarak bir anlam kazandırır;
karakterindeki değişim ve süreklilik arasındaki gerilimi öyküsünde ortaya
koyar. Anlatı, Theoklïa’nın hayatındaki dönüm noktalarını bir çizgi üzerinde
birleştirir. Tekrarlayan şiddet anıları ve onun başkalarının gözündeki simgesel
rolü, anlatı içinde anlamlı bir bütün oluşturur.
Ayrıca, anımsama ile yeniden anlamlandırma süreci, travmaya dair
psikanalitik yaklaşımlarla yakından ilişkilidir. Travma araştırmacısı Judith
Herman’ın işaret ettiği gibi, travmatik deneyimlerin anlatıya dönüştürülmesi,
“kapanmış imge ve duyumların parçalarını yeniden birleştirme” adımıdır[4]. Bu bağlamda, Theoklïa’nın yaşadığı şiddet ve ölüm kalım olayları da
anlatıya çekilir; bu sayede o ve okuyucu travmanın izlerini sözcüklere dökerek
onlarla yüzleşir. Özetle, Gros’un romanı hafıza ve anlatı ekseninde kurgusal
dünyasını inşa eder; hikâye geri getirilen bir geçmiş olarak, kahramanın
benliğini ve misyonunu anlamlı kılar.
Çocukluk Travması ve Kimlik İnşası
Roman, Theoklïa’nın daha çok genç bir yetişkin figürü olarak ön
plandadır; ancak “çocukluk travması” temasını genel bir travmatik deneyimler
dizisi olarak ele alabiliriz. Theoklïa’nın travmatik anıları, özünde dini
şiddet ve sosyal baskı gibi öğeler taşır. İfşa edilen şiddet, onu içinde
bulunduğu patriyarkal düzen ve kurumlarla hesaplaşmaya zorlar. Theoklïa’nın
kimliği, inatçı bir genç kadın kimliği olarak yeniden inşa edilir. Bu süreçte
onun kimlik arayışı, toplumsal cinsiyet ve güç dengeleriyle de kesişir: Katolik
kilisesinin kadınlara biçtiği rolü sorgulayan Theoklïa, itaatkâr bir bekâr
yerine direnişçi bir azize kimliği geliştirir. Gros’un kendisi de bu durumu
“Hristiyanlığın ilk kadın şehidi” ve dönemin kadınları için bir bayrak
taşıyıcısı olarak yorumlar[1].
Kimlik inşası, burada özellikle travmatik deneyimlerin işlenmesiyle
yakından ilişkilidir. Psikanalitik bakış açılarına göre, travma tanıklığının
anlatı yoluyla dönüştürülmesi, benliğin bütünleşmesine hizmet eder. Chantal
Chawaf, Chloé Delaume ve Marguerite Duras gibi yazarların çalışmaları, yazının
travmatik olayı yeniden yapılandırma ve böylece kişiyi parçalanmış travmanın
esaretinden kurtarma aracı olduğunu gösterir[4]. Gros’un romanında da Theoklïa, yaşadıklarını bir anlam çerçevesine
oturtarak kendini yeniden tanımlamaktadır. Hikâyeyi kelimelere dökmesi,
başkalarına duygu ve düşüncelerini açıklaması, onun psikolojik varoluşuna güç
katar.
Burada Ricoeur’un kimlik anlayışına tekrar dönebiliriz. Ona göre
anlatı, bireyin değişen ve değişmeyen yanlarını bütünlerken etik bir özerklik
içerir[3]. Theoklïa’nın anlatımında, hem sosyal kimliği (Roma aristokratı,
nişanlı kızı) hem de seçilmiş kimliği (İsa’ya inanan protest bir Hristiyan)
görünür hale gelir. Kendi gözünden anlatım, Theoklïa’nın “kendisi”ni
sahiplenmesini sağlar; başkalarının onayına muhtaç olmayan bir kişilik inşa
eder. Örneğin Theoklïa’nın ezber bozan bakiyesi olan saflık sözü, toplumsal
normların ötesinde bir kimlik taahhüdüdür. Bu bağlamda Theoklïa varoluşçu bir
özgürlük örneği sunar: Jean-Paul Sartre’ın ifade ettiği gibi insan önce
eylemlerini seçer ve sonra eylemlerine göre kendini inşa eder; Theoklïa da
eylemleriyle kimliğini belirler. Varoluşçulukta öne çıkan “kaygı içinde
özgürlük” kavramı Theoklïa’nın direnişinde sembolize olur. Simone Weil gibi
düşünürler de, zorlu acı deneyimlerinin insanı derinleştirdiğini ve tutkuyu
anlamlandırma fırsatı sunduğunu vurgular. Theoklïa da yaşadığı acı ve travmanın
içinde yeni bir inanç ve kimlik bulur.
Şiddetin
Psikolojik Temsili
La Première Histoire’da şiddet, hem fiziksel hem de sembolik olarak
vurgulanır. Roman, Orta Çağ patristik düzene karşı duran bir kadının şiddet
olgusu ile yüzleşmesini anlatırken psikolojik boyutları da ihmal etmez.
Teoklïa’nın direniş çizgisi, önce nişanlandığı erkeğe ve aile beklentilerine;
ardından da engizisyon benzeri törenlere karşı durmasını içerir. Onu yakmaya
çalışan odunların çıtırtısı, vahşi hayvanların saldırısı, vaftiz sahnesinin
yarattığı gerilim – tüm bu anlar metin içinde işkence kadar güçlü betimlenir.
Maurice Blanchot’nun “Felaket Yazımı” (L’Écriture du désastre) üzerine
düşünceleri burada ışık tutar. Blanchot’a göre gerçek bir felaket ya da şiddet
deneyimi, dilin sınırlarını zorlar; “felaket, dilin bittiği yerde başlar” ve
anlatıyı paramparça eder[5]. La Première Histoire’da şiddetin temsilinde de bu tutuklama
hissi vardır: Theoklïa’nın bacaklarının toprağa bağlanacağı anda yaşanan
sessizlik, ardından gelen alevlerin sözsüz dehşeti, dilin kifayetsiz kaldığı
anların altını çizer. Gros, bu durumları anlatırken kaba anlatı tarzından
ziyade bir efsane estetiğine yönelir. Bir haberci edasıyla kesik kesik
nakledilen mucizeler, Blanchot’nun “imkânsız gerçek” kavramını çağrıştırır:
Yazar, felaketin içindeki bir “gerçek olmayan imkân” içinde yazmalı, gerçeğin “batıp
kurtulduğu” o dilsiz kısma ses vermelidir[5].
Psikolojik açıdan şiddet, travmatik zihinsel izler bırakır. Trump usulü
sakince anlatılan acı örneklerinde bile kahramanların iç dünyası dinamitlenir.
Theoklïa’nın kurtuluş mucizeleri, aynı zamanda onun için bir travma
mucizesidir; hafızasında ölümün, ihanetin acısını taşır. Psikanalitik
açıklamalar, travmatik anıların kezlerce tekrarlanma eğiliminde olduğunu
belirtir. Gros’un romanı ise bu tekrarı kırarak bir tür anlatısal bütünlük
peşindedir. Yazarın dili bazen altın oranlı bir hikâye kurgusuna yaklaşır, ancak
diyaloglar ve iç monologlarda şiddetin artçı etkisini hissettirir. Sonuçta,
psikolojik temsilde roman hem bireyin (Theoklïa’nın) hem de toplumsal
kolektifin şiddet karşısındaki davranışlarını irdeler. Theoklïa’nın direnç
örneği, sinir bozucu merhametiyle körleşen erkek ruhlarını sarsan bir aynadır;
toplumun şiddeti nasıl haklı çıkardığına dair de çarpıcı bir yansıma sunar.
Hikâye Anlatımının İyileştirici Fonksiyonu
Roman, hikâye anlatımını iyileştirici ve yeniden yapılandırıcı bir araç
olarak kurgular. Bu bakış açısı psikoterapötik yaklaşımlardan beslenir:
Travmatik anıları kendi ağzıyla yeniden kurgulama süreci, bireye yeniden
kontrol sağlar. Courdeau’nun deyişiyle, yazmak ya da anlatmak; “travmatik olayı
yeniden inşa etmek ve böylece peşinden gelen takıntıyı kırmak” demektir[4]. Theoklïa’nın öyküsü de bir anlamda bu işleve hizmet eder. Bilinmeyen
kalması gereken bir mitos yeniden gün yüzüne çıkarılır; Theoklïa kendi masalını
yazarken hem kendini hem de tarihin unuttuğu kadınları sahiplenir.
Ayrıca romanın anlatısı, bir toplumsal travmayı da tedavi etmeye
yöneliktir. Hristiyanlık tarihinde kadının ikinci plana atılması büyük bir
“kültürel unutkanlık”tır. Gros, bu sesi yeniden yükselterek kolektif belleği
iyileştirmeye çalışır. Bu açıdan, anlatı aracılığıyla travmatik bir eksikliği
onarma çabası olarak da okunabilir. Yazının iyileştirici gücünü vurgulayan
Chawaf, Delaume ve Duras gibi kadın yazarlar, öykü anlatmanın, “travmatik bir
olayı yeniden sahiplenmek ve başlangıçtaki sürekli tekrar döngüsünü kırmak”
olduğunu belirtir[4]. Gis’nin romanında, kadınlar Theoklïa’nın etrafında kenetlenir;
anlattıkları hikâyelerde birbirlerine güç verirler. Hikâye, yalnızca bireysel
değil aynı zamanda toplumsal bir direnç aracına dönüşür.
Felsefi açıdan bakıldığında da anlatı, hakikat ve iyileşme arasında
köprü kurar. Anlatının etiği bağlamında Ricoeur’un bakış açısı ilginçtir:
Anlatı eylemi, bireyin kendisini tanımaya yönelik etik bir diyalogdur. Bu
anlamda Theoklïa anlatısı, okuyucusuna tarih, inanç ve kimlik hakkında etik
sorular sordurur. Hikâye, yüzleşmeye cesaret edebilen bir “öbür”ün (başka bir
kadının sesinin) yükselmesiyle gerçekleşir. Gros’un romanı, nihayetinde
“Theoklïa’nın sesini” yükselterek okurun vicdanına dokunur. Anlatı bu şekilde
hem karakterin hem de okuyucunun benlik sağlığını tesis eden bir işlev görür.
Karşılaştırmalı Değerlendirme
Gros’un La Première Histoire romanındaki temalar, pek çok klasik
ve çağdaş eserde yankı bulur. Marcel Proust’un hafıza yolculuğu, anlatı
ve benlik temalarına ışık tutar. Proust gibi Gros da “geçmişle hesaplaşarak”
benliğin derinine inmeye çalışır. Proust’un hatırlama-sahneleri kişiye ait
unutulmuş gerçekleri gün ışığına çıkararak kimliği kurduğu gibi[2], Gros’un romanı da arşivlerde kaybolmuş bir kadının hikâyesini tarihe
kazır.
Paul Ricoeur’ün anlatı felsefesi doğrudan
referans alınmasa da arka plandadır. Anlatı kimliği kurma modeli, Theoklïa’nın
kişisel ve dinsel benlik inşasında görülebilir. Kişinin kendi öyküsünü
anlatması, onun eylemlerini geçmişten koparıp geleceğe doğru taşımasını sağlar.
Ricoeur’un tanımıyla anlatı, “[..] sürekli yeniden inşa edilen bir zaferdir;
hiçbir zaman tamamlanmayan bir süreç”tir[6]. Bu bakımdan La Première Histoire, kimliğin hem sabit hem hareketli
taraflarını şekillendiren dinamik bir anlatı sunar.
Maurice Blanchot, şiddet ve dil arasındaki
imkânsızlığı tartışırken, La Première Histoire’daki felaket sahnelerine
doğrudan çarpıtılmış bir yansıma getirir. Blanchot’ya göre “felaket dilden
sonraki yerden, dil yitirildiğinde başlar”[5]. Gros’un ağırbaşlı anlatımında da şiddetin imgeselliği duygu
sömürüsünden kaçınarak verilir; bu, anlatının trajediyi göstermekle beraber
onların insan üzerindeki etkisini sorgulamasına olanak tanır.
Ayrıca roman, anlatı etiği bağlamında da değerlendirilebilir.
Ricoeur ile bağlantılı olarak dile getirilebilecek bir fikir, hikâyeyi sözlü
kültüre kazandırmanın toplumsal hafızaya saygı ve sorumluluk gerektirmesidir.
Bu anlamda Theoklïa’nın öyküsü, unutulanların sesi olmak adına bir görev
üstlenir; bu, etik-estetik bir teşebbüstür.
Bu temalar yelpazesinde Gros’un romanı, Proust’un belleğine, Ricoeur’un
anlatısına ve Blanchot’nun felaketine çağrışımlar taşır. Ek olarak, Simone de
Beauvoir gibi feminist varoluşçuların kadın direnişlerine dair analizleriyle de
örtüşür. Özetle, La Première Histoire benzer temaları işleyen pek çok
eserin mirasını sürdüren, fakat onları yeni bir tarihi ve kültürel bağlamda
yeniden ele alan bir metindir.
Sonuç
Frédéric
Gros’un La Première Histoire romanı, tarihî bir figürü odak noktasına
alırken, aynı zamanda derin psikolojik ve felsefi katmanlar barındırır.
Romandaki anlatı, bellek ve travma temaları, postmodern anlatı kuramları ve
psikanalitik bakış açılarının kesiştiği bir zeminde değerlendirilmelidir. Gros,
Theoklïa’nın sesini duyurarak hem geçmişi güncellemiş hem de bireylerin ve
toplumların acılarına anlatının iyileştirici gücüyle ışık tutmuştur. Roman,
varoluşsal bir direniş romanı olmanın ötesinde, anlatının kimlik inşa eden,
şiddeti temsil eden ve geçmişle geleceği birleştiren bir araç olduğunu
göstermektedir.
La
Première Histoire’un edebi yapısı, özellikle zıt zaman düzlemlerini, mistik
efsane anlatımını ve tarihsel gerçeklikle kurguyu harmanlayarak
oluşturulmuştur. Ana karakterin bilinç akışı ve kırılgan anlatısı, okuru
Theoklïa ile empati kurmaya yönlendirir. Tematik açıdan ise hafıza, kimlik,
travma, şiddet ve anlatının iyileştiriciliği birbirine içkin, birbiriyle
etkileşimli biçimde işlenmiştir. Gros’un metni, adeta metin içinde metin olarak
açılarak okuyucusundan aktif bir düşünsel katılım bekler: Her sahne, bir
filozofun, psikanalistin veya yazarın fikrini çağrıştırır ve anlam dünyasını
derinleştirir.
Sonuç
olarak, La Première Histoire akademik bir yaklaşımla ele alındığında,
edebi bir roman olmanın ötesinde bir felsefi malzeme sunar. Destansı bir kurgu
gibi görünse de, bu kurgu üzerinden çağdaş anlatı kuramı, etik ve estetik
kuramları, psikanaliz ve benlik teorileri tartışılabilir. Gros’un romanı,
unutulmuş bir hikâyeyi tekrar işleyerek hem edebiyat dünyasında hem de düşünce
dünyasında iz bırakmaya aday bir eserdir.
Kaynakça
(APA Stilinde):
·
Courdeau, S.-S. (2019). La
narrativité posttraumatique thérapeutique (Master’s thesis, Université
d’Ottawa). Ottawa: Université d’Ottawa.
·
Desjarlais, R. (2020). Écrire
le désastre. In Sur les traces de la violence (Çev. C. Curiol, s.
191-212). Nanterre: Presses universitaires de Paris Nanterre.
·
Fauriat, M. (2024, 29 Ağustos). Le
fabuleux destin de Theoklïa, martyre oubliée. Le Pèlerin.
·
Gros, F. (2024). La Première
Histoire. Paris: Albin Michel.
·
Ricoeur, P. (1985). Temps et
récit, Tome 3: Le temps raconté. Paris: Seuil.
·
(Not: Yukarıdaki metin
içerisinde atıf yapılan diğer çalışmalara (Proust, Blanchot, vb.) metin içinde
açık biçimde atıfta bulunulmuştur. İlgili metinlere ilişkin temel bibliyografik
bilgiler okuyucunun erişimine sunulmuştur.)
[1] Le fabuleux destin de Theoklïa, martyre oubliée
[2] La place de la mémoire dans À la recherche du temps perdu
https://www.entoureo.fr/blog/a-la-recherche-du-temps-perdu-marcel-proust
[3] La construction de l'identité par le récit | Cairn.info
https://shs.cairn.info/revue-psychotherapies-2010-4-page-229?lang=fr
[4] ruor.uottawa.ca
https://ruor.uottawa.ca/server/api/core/bitstreams/c10f7376-784b-4d56-91d9-f709e185f0fa/content
[5] Sur les traces de la violence -
Écrire le désastre - Presses universitaires de Paris Nanterre
https://books.openedition.org/pupo/15529?lang=en
[6] La Construction de L'identité Par Le Récit | PDF | Âme | Identité
(Science sociale)
https://fr.scribd.com/document/692282217/La-construction-de-l-identite-par-le-recit
.jpeg)
Leave a Comment